Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

15 Eki 2016

Sen Yanımda Yokken...


Sen yanımda yokken, gece ciğerini söküyor karanlığın ardından.
Duysun istiyor sesini, bir ses duyulsun istiyor.
Yankılansın istiyor o ses, göğüs kafesinde.
Ama sen yanımdayken, geceye kanat çırpıyor kuşlar.
Kuşların kanat sesleri yankılanıyor, heyecanımla çarpan göğüs kafesimde.
Bazen gitmelerin oluyor, bazen susuşların.
En çok canımı yakışların kalıyor ama, saç diplerimde...

Sen yanımda yokken, yakılıyor sigaralar.
Çıtır çıtır, ardı ardına.
Sessiz bir öfkeyle içiyorum hepsini.
Ama sen yanımdayken...
Sigaralar yerine nefesin işliyor ciğerlerime.
Öpüşlerinin tadı kalıyor, kıyısında gülüşlerimin.
Bir şarkı çalıyor mesela..
Sen o şarkısın.
O şarkı sen oluyorsun.

Ama sen yanımda yokken...
Sağır oluyor kalbim.
Ne şarkı çalıyor, ne de sen o şarkıda kalıyorsun.

18 Eyl 2016

Nefes...

 Setteyim, yan setimde o var. Ama nasıl görmek istiyorum anlatamam. Her gün yanyana setlerimiz, ama bir onunla denk gelmiyoruz. Her gün ritüel şeklinde sorar olmuştum, göremiyordum. Bir gün sete gitmemiştim ve o sete gelmişti. O tesadüf, bu hikaye buradan başlıyor...
  Göremeyince bir burukluk çöktü üzerime ama nasılsa hep yanyana setlerdeyiz diye rahatlayacaktım ki, çektiğimiz dizi ani bir kararla kalktı. Bir şeyler yazmayı hep sevmiştim, seviyordum. Terapi gibiydi.. Bir film senaryosu yazmaya karar verdim. Ve hayatımda yer etmiş, gelip kalamamış, duramamış, iyileri, kötüleri ve tabii ki onu, o filme koydum.. Filmi yazmam sadece altı günümü aldı. Gecesi gündüzü demeden, bilgisayar başında filmimi yazıyordum. Onu çok seviyordum, benim için Türkiye'nin en iyi oyuncularından biriydi. Sahne 1 dediğim andan itibaren bir karakteri hazırdı bile.
   Velhasıl filmi yazdım, evladım gibiydi. İlk çocuğuna hamile bir anne gibiydim. Bir gün bir yapımcıyla görüşmeye karar verdik. Buluştuk. Filmimi anlattım. Her şey iyiydi, hoştu ama iş karakter seçimine gelince anlaşamadık. "Hayır ben onu oynatacağım" dediğim anda, geçti yanımdan. Yüzümdeki o zafer gülümsemesiyle kalktım masadan. Yine kaçırmıştım onu. Halbuki sadece filmimde oynar mısın diye soracaktım. Soramadım.. Üç gün sonra başka bir yapımcı ile başka bir semtte buluşmaya karar verdik. Yine her şey iyi hoştu ama bu sefer yapımcı kendi oyuncularını oynatmak istiyordu, bütçeden kısacaktı. Anlaşamadık.. Ve yine tam o sırada o geçti yanımızdan.. Bunun bir tesadüf olduğuna artık inanmıyordum.
   Birkaç gün sonra..
Bir mekanda buluşacağım arkadaşlarımla, öğlen kahvesi içeceğiz. Bizi gören geliyor masamıza. O sırada iki tane magazinci arkadaşım geldi yanımıza. Oturduk kahve içiyoruz. "Onu tanıyor musunuz?" diye sordum arkadaşlarıma. Ellerindeki fotoğraf makinesinden bir kare gösterip şöyle dediler; "Oturduğun sandalyede 1 saat önce o oturuyordu, bak bu da fotoğrafı." Beynimden vuruluyordum. Evren benimle dalga geçiyor olamazdı.
   Birkaç hafta sonra...
O gün içime doğmuştu.. Sanki onunla tanışacaktım. Hatta en yakın arkadaşıma dahi "kalbimde bir his var, onunla tanışacağım" demiştim. O ise; "kalbini doktora götür" demişti. Acelemiz vardı bir yere yetişecektik yürüyorduk.. Ve karşıdan onun geldiğini gördüm. Bu sefer yürüyordu acelesi yoktu. Bir kafeye girdi, kahve söyledi. Hemen sürükledi ayaklarım beni, onun peşine. Gittim.. Merhaba dedim. Merhaba ben.... tam adımı söyleyecekken o söyledi benim adımı.. Tanıyormuş beni. Otursana dedi.. Heyecandan titriyordum ve tam otururken kahvesini döktüm üzerine. Rezil olmuştum ama umrumuzda bile değildi, sonradan anladım. Anlattım.. Filmi, onu, her şeyi.. Gülüştük, tanıştık ve kalktım.
   Bu filmi çekecektim, ne zaman çekecektim bilmiyordum ama çekecektim. Sonrasında onu çok gördüm. Hep selamlaştık, sarıldık, hal hatır sorduk. Ama film ilerlemiyordu, bir türlü olmuyordu. Sebepler çıkıyordu, engellere takılıyordu. Üç ay kadar ara verdim filme. Bu sürede onu hiç görmedim.
    Bir sabah bir yapımcı aradı, görüşelim dedi. Her şey tamamdı. Onu da çok severmiş yapımcı abimiz. O heyecanla koştum en yakın arkadaşımın yanına.. Tam adını andım usulca geçti yanımdan yine. Göremedik birbirimizi, yoksa selamsız geçmezdik. Bunu kutlayalım dedik.. Onu anaral Kadıköy'de bir  mekana gittik... Ve Tanrı'm yine o... Yine o enerji gitmişti ona, yine denk gelmiştik bir mekanın kulisinde..


 - Aa merhaba!
 - Oy merhaba! Her şey çok güzel gidiyor dimi?
 - Sen benim filmimde oynacaksın biliyorsun değil mi?
 - Biliyorum..

Ve böylelikle o senaryo sayfalarına yazılmış bir cümle tekrar eder kendini..

" NEFES ALIYORSAN, UMUT VAR DEMEKTİR"
     
           -GEÇMİŞİNİ BIRAK AVUÇLARIMA-

13 Haz 2016

Bazen...


   Yıllardır içinde sakladığın ve haykırmak için biriktirdiğin sevda sözlerinle gel. Ya da konuşma, tek bir söz bile söyleme, suskunluğunla gel. Sana kendini anlatman için fırsat vermeyen insanları bırak bir kenara. Onlar hep zamanını çaldı senin. Sen aşkını saklarken hoyrat ellerden, onlar her seferinde bir çentik atıp yüreğine acıttılar yaranı. Uyuyamadığın bütün uykuları, üşüdüğün kış sabahlarını, iç sıkıntısı ile geçirdiğin bütün akşamları topla öyle gel.
   Ben koşulsuzca sevmeye hazırım seni. Sorgulamadan, yargılamadan, değiştirmeye çalışmadan sevmeye razıyım. Hayatı seninle yeniden keşfetmeye hazırım. Gel ve sarıl bana. Bu sahte hayatların ortasında inandığım tek gerçek sen ol. Suç ortağım ol, aşık olma suçunu birlikte işleyelim. Bekleyişlerle tüketmeyelim birbirimizi. Gel ve sarıl son bulsun yalnızlığımız bunca kalabalığın arasında.
   Vazgeçilmezim olmak için gel. Seni kaybetmekten öyle korkayım ki, düşüncesi bile titretsin yüreğimi. Sen olmadan yaşamayacağımı bileyim, sen olmadan geçecek bir gün bile yaralasın beni, acıtsın kalbimi. Başkalarının asla göremediği o çocuk yanınla gel bana. Güven bana. Birine güvenmenin insanda yaratacağı o müthiş huzuru duyarak gel.
   Gel istersen ağla omzumda sabaha kadar. Birlikte ağlayalım, akıp gitsin göz yaşlarımızla.  Sadece bana gel. Yıllardır içinde sakladığın karanlık odalarını aydınlatmak için gel.  Ben hazırım seni sevmeye.. Sonsuza dek sevmeye..

10 Nis 2016

Ölmedim... Ama!

   Bir gün şöyle demiştim; "ölürken hayatım film şeridi gibi akarken gözlerimin önünde, seni gördüğümde gülümseyeceğim." Onu sevmiştim, seviyordum da. Başka bir sevgiydi bu, son dört yılımı hasretiyle harmanlamış, özlemiyle acıtmış bir sevgi. Bir yıl kadar olmuştu sesini duymayalı, gözlerini görmeyeli. Gittiği yerlere çok kez gitmiştim, evinin önünden çok geçmiştim ama görememiştim. Arayamıyordum. Arasam açmayacaktı, açsa da susacaktı. Ve boşlukta sesim yankılanacaktı.. Alo alo alooo!
   Bir kere sesini duysam, yaramı dikeceğim oysa. Bir kere dokunsam iyileştireceğim tüm yaralarımı, en karanlık yerlerimde çicekler açtıracağım ve onun istediği gibi vazgeçeceğim ondan. Ama ne sesini duyurdu ne kendini gösterdi bana. Belki de ondan vazgeçmemi hiç istemedi. Oysa ben vazgeçişi sadece yazardım. Ondan vazgeçmek mezar taşımdaki tarihti aslında.
   Onu görmek umuduyla oturuyordum yine o mekanda. Kafam bu defa en yakın arkadaşımın omuzunda. 'Kalkalım artık Okyanus' dedi.. Hayıflanmadım, kalktık. O başka yöne, ben başka yöne.
   Bir ses duydum beynimin içinde, beynim patlıyordu, kulaklarım çınlıyordu. İnsanlar çığlıklar içinde koşuyordu. Siren sesleri, ayak sesleri, şehrin sesi hepsi birbirine karışmıştı. 'Bomba' diye bağırdı bir ses. Etrafı göremiyordum. O an gözlerim bir tek onu arıyordu, 'ya buradaysa?' diye. Kendimden önce ilk o gelmişti aklıma. Yaşıyor muydum bilmiyordum, zaten ruhen ölmüştüm. Nabzıma parmak bastım, bedenen ölmemiştim. Hâlâ yaşıyordum. O da şansa!
   Kalktım yürümeye başladım, üstüm başım toz toprak içinde. İnsanlar toplantı başıma, 'nabzı zayıf' diye bağırdı biri. Hayatım film şeridi gibi aktı gözlerimden. Tüm sevdiklerim geçti avuçlarımdan. 'Nabzı durdu' diye çığlık attı biri, hayatımın film şeridine, gözlerime onun sahnesi geldi. Gülümsedim. Onu görünce, bu kadar acıya, hasrete rağmen gülümsedim.
    Haa ölmedim ama yaşadığımda pek söylenemez.

30 Mar 2016

Yine...

   Artık ayaklarım beni onun kapısına sürüklemiyordu. Attığım ve atacağım her adım beni yormuştu, yoruyordu. Perdeleri çekik mi, pencereleri açık mı bilmiyordum. Martı sesleri hâlâ uykularını bölüyor muydu acaba? Uyku sersemi kalkıp ışıklarını söndürüyor muydu, ufacık bir fikrim yoktu. Unutuyordum onu, bu aşkın yıllar süren ızdırabından kurtarıyordum kendimi ve onu. 
   Başka bir adama açmak istiyordum kalbimi. Bu defa kalbimde onun koyduğu engellere takılmayacaktı hiçbir adam. Taa ki bir gece, başka bir adamın balkonundan onun balkonuna bakıncaya dek. Taa ki hâlâ pencerelerinin kapalı olduğunu görünceye, martıların hâlâ öttüğünü duyuncaya dek.
   Yine çıkmıştı kalbimin en kırılan tarafından. Yine sızlatmıştı kapandı sandığım yaralarımı. Oysa ona benziyordu yanımda olan adam. Yüzü, sesi, kokusu. Yine kimsenin o olamacağını hatırlatmıştı. Haklıydı kimse o olamazdı, kimse bir kadını acının enkazından kurtarmayacak kadar merhametini kaybedemezdi. 
   Bir başka adamın evine, balkonuna sıkışıp kalmıştı ruhum. Uyumuşum.. Rüyama uğradı. Kızıyordu bana, öfkeliydi. Çık o evden diyordu. Rüya değil de gerçekti sanki. Ne zaman mutsuz olsam rüyama gelirdi zaten, o benim mutsuzluğumdu. 
   Ciyaaakk ciyakk seslerle uyandım. Martılar ötmeye başlamıştı. O da uyanmış mıydı acaba? Uzun zaman sonra aynı güne değil de, aynı martı sesine uyanacak kadar sevmişim bir adamı. Usulca doğruldum yanımdaki adamın göğüs kafesinden. Buraya ait değildim. 
    Çıktım. Onun kapısına gittim. Yine olmadı yine hiçbir adam unutturmadı seni, yine arattırdın kendini, yine tam kopmak üzere olan aşkıma dikişler attın, yine kendini bana sevdirdin, yine açtığın bu mükemmel boşluğu kimse dolduramadı demek istedim. Ama yapamadım. Yaptığım tek şey kapı zilinin üstüne duran adına dokunmak oldu, onun yüzüne dokunurcasına. 
   

22 Kas 2015

İçimde Ölen Biri Var

   Bir gece ona karşı olan duygularımın tamamen yok olduğunu ve onu sevmediğimi anladım. Bu onun başına benden yana gelebilecek en iyi şeydi. Hislerimi kaybetmiştim. Onu sevmiyor, özlemiyor hatta ona ithafen şarkılar söylemiyordum. İçimde nefrette yoktu, kinde. İçim boştu, içim bomboştu. Sevgim beni yormuştu, yıpratmıştı; sesimden anlamıştım. Onu anlatırken heyecanlanmıyor ve neşelenmiyordum. Uzun zamandır tanıdığım en eski yabancıydı. Kirpiklerini, kokusunu, kelimelerini ezberebildiğim insandan gram bir şey hatırlamıyordum artık. Ne o dair cümleler yazmak ne de ona dair hatıralar biriktirmek gelmiyordu ciğerimden.
   'Geçmiyor' diye sızlandığım geceler çok geride kalmıştı. Hayat beni pek güzel büyütmüştü. Büyütürken de yavaş yavaş almıştı her bir şeyimi. Önce onu sonra kelimelerimi ardından da hislerimi. Artık hissiz bir kadındım. Hissiz ve yabancı. Öylesine yabancıydım ki kendime, aynaya baktığımda hiçbir parçamı göremiyordum. Ellerimi saçlarımın arasına aldığımda kimseyi düşünemiyordum. Sigaramı sadece içmek için içiyordum, kokusunun üzerime sinmişliğine hiçbir hüzün eklemiyordum.
   Hislerimi kaybettiğimi anladığım bir gece oldu benim. Sadece ona karşı olan duygularımın yok olduğunu ve onu sevmediğimi anlamadım. Ben o gece birçok duygumun eridiğini anladım. Büyümüştüm... Ama ben hiç büyümek istememiştim ki...
"Hayatımıza, içimizde ölen hisleri dirilten bir kahramanın gelmesi ümidiyle..'

11 Kas 2015

Başkası Dese İnanmazdım




  Sevdim. İçten, yürekten ve ciğerden. Neden, çıkar ve karşılık beklemeden.
  Çocukluğunu, dizlerindeki yaraları, gözlerindeki yaşı, gülüşünün ardındaki karanlığı merak ettim.
  Birine bakmayı bırak, birine doknduğumda seni aradığımı fark ettim.
  Sadece sesini duyabilmek için, telefon numaranın üzerinde ellerimin titrediğini gördüm.
  Nefessiz kalışlarıma, yüreğimin göğüs kafesimi yırtarcasına attığına şahit oldum.
  Sabahlarca ve akşamlarca,pencerenin önünde sadece gölgeni görebilme umuduyla yanıp tutuşan gözlerimdeki hüznü sildim.
  Adının geçtiği her cümlede, her mısrada ya da her masada yutkunamayaıp, tutunacak yer aradığımı gördüm.
  Bana seni hatırlatan her şeye sarıldım. En çokta olamadığın anılara.
  Seni anlattığını düşündüğüm her şarkıyı söyledim bağıra çağıra.
  Bir filmin başrolüne seni koyıp izledim defalarca.
  Her gece sana kavuşmanın ümidiyle açtım ellerimi duâ'ya.
  Her yolun sonunda sana varacakmışcasına geçtim sokaklardan, köşe başlarında rastlaşmak umuduyla.
  Her gece senden nefret ederek uyudum ve her sabah seni yeniden severek uyandm.
  Şu gönlümüze ne koyduysak çürüyüp gitti zaten.
  Başkası dese inanmazdım.
  İşte benim hikayem bu. 

7 May 2015

Geçmiyor

   O kalabalık caddede mutlu ve huzurlu bir şekilde yürümeye başladım. En sondan en başa gidecektim, başa geldiğimde ise bir metro istasyonun merdivenleri sürükleyecekti beni evime. Mutluydum, belki de ilk defa bu kadar huzurlu. Artık kalbim acımıyordu, hatta yeniden onarmıştı kendini. İnsan kalabalığının ortasından geçerek, başa geldim. Birkaç adım vardı metro istasyonuna.  Sağıma soluma bakınarak, güneşli havanın ısısını hissettim tenimde.

   Ve o an, tamda o sırada gözlerim çarptı ona. Usulca geçti yanımdan, kokusu hala aynıydı. Hala burnumdaydı. Unutmamıştım. Nasıl unutabilirimdim ki? Üzerinde yine o en sevdiğim bordo tişörtü, bordo ayakkabıları ve gözlerini sakladığı gözlükleri.. Tanrı'm bu o!  Bu beni bölen, böldüğü yerden de bin parça eden adam. Bu hala delicesine aşık olduğum adam. Oysa daha dün gece çıkartıp atmıştım zırhımı üzerimden, yeni bir adamın gülüşünü düşünüp sarhoş olduğumda.

   Ardından baktım, koşup sarılamadım. Ne onu sevdiğimi söyleyebildim ne de delice özlediğimi. Ne yabancı bir sevgiydi bu. Geçmek bilmeyen, tükenmeyen. Koşup sarılsan geçecek gibi olan ama yüreğinin ortasına saplanan. Öylesine mümkün, öylesine imkansız. Bir süre bakakaldım, bakarken de ayaklarımın onun peşine sürüklendiğini gördüm. İlk kez sürüklemiyorlardı peşine, sadece pencereden uzaktan dahi görmek için bile çok sürüklenmiştim onun kapısına. 

   Metro istasyonu yine çok gerimde kalmış, bense kendimi Bakırköy dolmuşunun önünde ona bakarken bulmuştum. O hâlâ beni fark etmemiş, önünde uzun bir yol varmışcasına yürümüştü. Annesine gidiyordu, biliyordum. Çünkü o yol annesine varıyordu. Durakta bir bankta gözlerimi dahi ayırmadan ona bakıyor ve göz göze gelirsek ne yapacağımı düşünüyordum bir yandan.

   Dolmuş hareket etmek için motorunu çalıştırdı, kapılarını kapattı. Bir küçük geriye geldi, işte tam o sırada gözleri değdi ıslanmış gözlerime. Saniyenin beşte biri kadar bakıştık. Dolmuş hareket etti ve gözlerimin göremediği kadar uzağa gitti. 

   Ve o an kim baksa bana, onu gördü gözlerimde, yüzümde. Kahrolsun lan hasretin böylesi....

15 Nis 2015

Eksik Parça

Hayallerin bittiği yerde umut, umudun bittiği yerde mucizeler başlarmış. Peki ya mucizeler bitmişse? İnançlarının suya düştüğünde yaşattığı o hissi bilir misin?

 İçimden bir parçayı söküp aldılar. Tüm organlarım radyoaktif  bir patlama sonucu paramparça oldu. Sonrada o parçayı bulmak için çabalayıp durdum. Her parçayı yerleştirmeye çalıştım o sökülen yere. Kimi büyük geldi, kimi küçük. Kestim, çektim, yaydım ama bir türlü yer etmedi.
  Eksilmiştim. Bir gün çay bardağında rakı içerken buldum kendimi. Fonda ne çaldığını dahi hatırlamayacak bir etki yaratmıştı üzerimde o anason tadı. Yalnızdım... O eksik parçayı bulsam biraz daha azalacaktı sanki yalnızlığım. Herkesten daha fazla yalnızdım. Kimdeydi acaba benim parçam? Kim onu kesiyor, çekiyor ve yerleştirmeye çalıyordu kendi eksiğine. Midem bulanır gibi oldu bir süre sonra. Sanki diğer parçalarım da çıkıp dağılmak istiyordu vücudumdan.
  Sızmışım... Garip bir rüya oynuyordu bilinçaltımda. Rüya ile gerçeklik arasında bir şey vardır ya, öyle bir şeydi. Adını, gülüşünü, cümlelerini bildiğim bir adam oturmuştu yatağımın başına. Elleri saçlarımın arasında gezinirken söyleniyordu; 'aradığın o parça benim' diye. Yanı başımda olan bir adamın sesi, çok uzaktaymışcasına yankılanıyordu odanın içinde.
  Uyandığımda saat akşam üstü civarındaydı. Elimde bir fincan kahveyle, bastım radyonun düğmesine. "Bende bir kalp var, onu en ucuz romanda harcadım" Oldukça anlam içeren bir söz. Üzerine konuşulmaktan ziyade dinlemeye yönelik bir söz. Belki gerçekten de en ucuz romanlarda okumak gerek; belki de gerçekten o parçanın nerede olduğunu düşünmemek gerek. Ucuz romanlarda sahipsiz bir kalbin nereye harcanacağı ve gerçekten kaybolup yittiği gerçeği. Teşekkürler Göksel..
   Aslında her  gelen bir yara açıp gitti yüreğime. Her yeri kanıyor kalbimin, her yeri yara. Bir yaraya daha yer kalmadı. Zaten kırık ve paramparça. Ama hiç umulmadık bir anda, bir akşamın son demlerinde getir o parçayı bana sevgili kurtarıcı. Sensiz hangi yanlış parçayı koysam kalbime canım yanıyor, biliyorsun.

12 Haz 2014

Çocukluğuma Gidelim Sevdiğim

   O zamanlar piyasaya yeni çıkmış bir müzik grubu. Çıkışlarıyla yükselmeleri bir olan nadir gruplardan. Listelerin bir numarasında, her kanalda, her radyoda onlar var. Şarkıları dilden dile dolaşıyor, zamanın aşıkları onların şarkılarıyla hüzünlenip seviniyorlar.
   Yaşım on dört. Ben de onların hayranlarından biriyim. Kasetlerini her daim yanımda taşır, gün geceye kavuşana dek dinlerdim. Bir gün okul çıkışı bir kasetçi dükkanında, albümlerinin posterini görmüş ve direkt girmiş 'Bu poster satılık mı?' diye sormuş, satılık olmamasına rağmen tezgahtarı kandırmış ve o zamanın parasıyla 5 Lira gibi bir parayla almıştım o posteri. Eve döndüğümde ise odamda en güzel duvara asmıştım. Sabah akşam o postere bakar, grubun en yakışıklı çocuğuna da aşık olduğum için hayaller kurar, hayallerimde o çocukla evlenirdim.
   Zaman geçtikçe o ergen dönemlerimde geçti tabii. Lise zamanlarımda daha sert müzikler dinlemeye başladım. Ama o poster hep durdu odamda. Kaldırmadım belki de kıyamadım. Gruptan birkaç kişi çıktı, yerine yenileri geldi.
   Yaşım on sekiz. Beyoğlu'nda bir mekanda arkadaşlarım çalıyor, birkaç arkadaş toplanmış, diğer arkadaşlarımızı dinlemeye gitmişiz. Bilsem hayatım değişecek birazdan, bilsem her zaman hüzünlenecek gözlerim 'biraz daha kalalım' diye yalvarır mıydım yanımdaki arkadaşlarıma. Sabaha karşı saat üç. Kapıdan yaşımın on dört olduğu zamanlar, posteriyle aşk yaşayıp evlendiğim adam giriyor ve masamıza yaklaşıyor. Az önce sahnede olan arkadaşımla konuşuyor, gülüyor. Çocukken aşık olduğum adam sanki aşkımdan haberdar gibi. Gülümsüyor, gülümsüyorum. Tanışıyoruz, konuşuyoruz.
   Yaşım yirmi. Çocukken aşık olduğum adam ile aşkımızın ikinci yılını kutlayacağız. Yine aynı mekandayız. Hatıralar güldürüyor, utandırıyor. Sahneden bir ses geliyor, etraf kararıyor ve birden aydınlanıyor. Ses tonum öyle kuvvetli ki. 'Evet' derken alkışlar eşliğinde sarılıyoruz birbirimize.
   Yaşım yirmi... Ona gidiyorum, onu dinlemeye gidiyorum. Çünkü tüm şarkıları bana.. Görüyorum onu. Başkasının elleri var ellerinde, başkasının adı var dudaklarında. Çantamı takıyorum koluma, gözyaşlarımı da alıyorum ve çıkıyorum kapıdan. Şaşkın bir bakış bana bakıyor, adımı söylüyor. Adımdan tiksiniyorum.
   Yaşım yirmi üç. Beyoğlu'nda bir sokakta karşılaşıyoruz onunla. Gözlerimizde yaşanmışlıkların hatırlattıkları beliriyor. Kelimeler yok oluyor. Nasılsın diye sormuyoruz birbirimize, çünkü nasıl olduğumuzu suskunluğumuzdan belli ediyoruz.  O an sarılmak istiyorum ona. Hiçbir şey düşünmeden, hiç gecesini düşünmeden. Affettim artık seni diye bağırmak istiyorum. Kirpiklerinin sayısını dahi ezbere bildiğim adamı alıp uzaklaşmak istiyorum. Seni çok özledim demek geliyor dudaklarımın ucuna.. Ve arkadan bir erkek çocuğu koşuyor ona; 'Baba.. Babaaa'. 

   Yaşım yirmi beş...  Trafikte radyoda duyuyorum sesini. Sesinde ismim, sesinde özlemi, sesinde sevgi. Bir adamın kalbinde kalamamış ama o kalbin tam ortasından geçtiğimi anlıyorum. Ve 'o'nu o radyoda 'yalnızca bir işaret sıfatı olarak bırakıp, radyoyu kapatıyorum. O anda arabamın kapısını açıyor genç bir adam..
   ''Hoş geldin sevgilim''

** Bir gün…aniden… çocukluğunuzun bir parçası daha gidiverir… Her şey öylesine anlamsızlaşır ki… Hem de tam çocukluğunuzu anlattığınız bir gün…  Ve birileri gitti, birileri kaldı, birileri yarım kaldı. Hayat kendi devrinde, insan devranında bocaladı..  **

10 May 2014

Yarım Kalan Gülümseme

   Onun gülüşünü anlatabilecek kadar yazmak isterdim. Tarifi yok, kelimeler yetersiz derler ya öyle bir şey bu. Akla geldikçe, benimde yüzümü gülümseten bir gülüşü vardı. Sanki her hücreme güneş doğuyordu, yenileniyordum. Yanağının sağ tarafına kayan dudaklarının ardında ki gülümseyişinin içinde sakladığı acıyı, hüznü, mutluluğu ve diğer tüm duyguları görebiliyordum. Akıp giden zaman beni ilgilendirmiyordu. Saatlerce o masada sadece o gülümsesin diye oturabilir hatta o masaya çakılabilirdim.
   
  Hayatımın en mutlu anıydı. Keşke o an hiç bitmeseydi diye düşündüm o günün gecesinde. Ama gerçekten en mutlu anımdı ve yıllarca sonra bile en mutlu, en güzel anım olacaktı. Belki yıllarca sonra, yıllarca içinde birçok kez görecektim gülüşünü, belki birlikte kahkahalar atacaktık ve belki de hiç görmeyecektim. Ama emin olduğum tek şey vardı, onun gibi gülümseyen birini dünyanın hiçbir yerinde göremeyecektim. Gülümsemek fiilinin sözlükteki anlamını bulmuştum çünkü.
   Gözlerinden bahsetmek isterdim rengi ve şekli dışında. Ama saklamıştı gözlerini. Zor bir bakışla seçebiliyordum gözlerini. Bakamıyordum ki zaten gözlerine, utanıyordum. Sesimde titriyordu hem. Kelimeler desen ne dediğimin farkında dahi olmadan fırlıyordu dudaklarımın arasından. Oysa ne diyeceğimin ve nasıl konuşacağımın provalarını yapmıştım kafamda. Ahh o gülüşü olmasaydı.
   Aşık değilim ona. Kimi sevsem gidiyordu nasılsa. Uslu bir sevgi bu. Midemde kelebekler uçuşmuyor ama ara sıra özellikle gülüşü geldikçe aklıma, sancı gibi bir şeyler oluyor. Her dakika düşünmüyorum mesela, düşüneceksem bir zaman ayırıyorum buna. Yani bir köşeye çekilip hakkıyla düşünüyorum onu. Farklı kılıyorum belli ki, diğer herkesten özel tutuyorum. Gündelik işlerimin arasında, gülüşünün aklıma gelmemesi bundandır belki de. Herkes olmasın, herkese öyle gülmesin. Gülüşünü bir başkası sevmesin. Benim gülüşüyle sarhoş olduğum insan, bir başkasını kahkahalara boğmasın.
  Benim hikayelerim yarım kalır genelde. Tam olacak derken olmaz ve olmamasının getirisi sadece hayaller olur, boş hayaller. Şöyle olsaydı dahi iyi olurdu dediğim hayaller işte. Hayatıma almak istediğim her insan, hikayemin devamı olacak gibi gelirdi. Oysa ilk defa birini hikayemin devamına koymadım. Çünkü o da kendi hikayesiyle geldi bana. Ve ikimizde birbirimizin hikayesinin devamı olmayacaktık aslında. Kim bilir belki de birlikte bir hikaye yazacak ve o hikayenin devamını getirecektik. 
   Sırf yazı uzasın diye tekrar etmeyeceğim cümleleri. En kötüsü de bu işte. Aklındakileri dökememek kağıtlara, ekranlara, gazete sayfalarına. Tıkanmak işte akla gelen tek bir gülüşle.  Biri, birisi tek bir gülüşü ile yazacağım ve yazmak istediğim tüm cümlelerimi aldı benden. Eğer o hep öyle güzel gülecekse zaten, varsın sökülsün alfabeden tüm harfler...


   
   




1 May 2014

Gittiğinden Beri

   Galata’da bir kafenin dış masasında otururken, gözleriyle anlatmıştı bana vedasını. Konuşmaya yada özensiz cümlelere gerek duymamıştı. Net bir tavırla, net bir bakışla ifade etmişti artık yanımda olmadığını. Yanımda olan sadece onun bedeniydi. Karşımda duran saçı sakalı birbirine karışmış, biraz da aklaşmış olan hissiz bir adamdı. Bunu bana da geçirmeyi başarmıştı. Çünkü algılarınız biraz açıksa, olanı biteni anlıyor ve onaylıyorsunuz gözlerinizle.

   Masada duran, üzeri ölüm ilanlarıyla dolu sigara paketimden bir sigara çıkartıp yerleştirdim dudaklarıma. Birkaç nefesten sonra ciğerlerimin yanması ve midemin bulantısı ile yarısında söndürüp, bıraktım. Öylesine bulanmıştı ki midem, öylesine tiksiniyordum ki o an her şeyden. Fakat şu da bir gerçekti; bu vücudumun olaylara karşı istemsiz bir şekilde verdiği tepkiydi. Kusacak gibi oldum. Tuvalete gitmek için yerimden kalktım. Kussam rahatlayacaktım. İçimdeki tüm o kırgınlık, burukluk gidecekti sifonu çekmemle birlikte.

   Kafenin içerisinde birkaç adım attım, sonra tekrar oturdum yerime. Devrik cümleler kuruyor, ne dediğimin ben bile farkında değilken, ben bile daha anlamamışken karşımda oturan adamdan cümlelerimi anlamasını bekliyordum. Şimdilerde bunları yazarken hafızamı zorluyorum ama o güne dair ufacık bir diyalog belirmiyor beynimde.

   Yarım saatlik bir oturuşun ardından, onda kalan defterimi teslim aldım ve kalktık yerlerimizden. Bizim hikâyemiz onda bitiyordu ama bende bitmiyordu. Belki yarım kalacaktı ama bitmeyecekti. Şişhane metrosuna kadar gidecek vaktimiz vardı. Sonrasında bir ‘’hoş çakal’’ ile ayrı yollara düşecektik. Ne kadar hoş kalabilirsem, o kadar kalacaktım işte.

   Veda vakti çanlarını çalmaya başlamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi kucaklaşarak, vedalaştık. Belki tekrar görüşecektik, toprağın altı ya da üstü fark etmeyecekti ama yüreğimdeki aşk bitecekti. Vedalaşırken tahmin ettiğim gibi sarıldık. Ve ben onun için atan kalbimi, ondan geri alarak  Mecidiyeköy’e rotamı çevirdim. O da Levent'e.

  İşte bu yüreğimin vedası, bu ani ayrılığın getirdiği sersemlikle bayağı yürümüşüm. Kolumun ağrıdığını hissettiğimde, ruhumdaki acının bedenime yansıdığını, geçtiğini düşündüm. Oysa canımı acıtan sadece, tek omzuma taktığım fotoğraf makinemin çantasıydı.

   Biraz ileride bir bankı sahiplenmiş yaşlı bir adam ilişti gözüme. Hayat onun yanından umarsızca akıp geçerken, o sahiplendiği bankta sımsıkı kapatmıştı gözlerini, hayata karşı. Belki de her şeyi elinden alınmıştı. Ve o, o bankın da elinden alınmasını görmemek için kapatmıştı gözlerini, gri beton yığınlarının arasında. Bir süre olduğum yere çakılı kalmış bir vaziyette izledim o yaşlı adamı. Fotoğraf makinemi çıkartarak yavaşça bastım deklanşöre.

   Ayaklarımın artık altları sızlıyordu yürümekten. Caddenin karşı tarafında duran kahveciye kendimi atarak, cam kenarındaki masaya oturdum ve sert bir kahve söyledim. O sırada telefonum çaldı. Tuş kilidini açmamla karşımda şu cümleler sıralı halde okunmayı bekliyordu.

   ‘’Hikâyeler bazen en beklenmedik zamanda biterler. Kimi başlamadan, kimi ortasında, kimi mutlu bir sonla. Şimdi sana ne söylesem hikâye..’’

   İşte o günden sonra çalmadı telefonum, birkaç defa dışında. Çalsa da arayanın hiçbiri o olmadı. Üzerimizden ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum bile. Ama o gittiğinden beri, geceleri sımsıkı kapıyorum gözlerimi. O banktaki yaşlı adam gibi. Sanki hiç gitmemiş gibi. Birde yazıyorum işte… Okumayacağını bildiğim cümleleri…

24 Nis 2014

Ne Sonsuzluk Ama!

    Biz artık birbirinin sadece; adını, yüzünü ve kokusunu bilen iki yabancıydık. Öyle bir soğukluk olmuştu ki aramızda, bir kez daha karşılaşsak duygularımız donacaktı. Biliyordum onun yüzünde keşfettiğim yerleri kimse bulamayacaktı. Ve kimse onu, saç tellerine kadar sevmenin ne demek olduğunu bilmeyecekti. Bende ona ve bize dair birçok hayal vardı. Artık elimde kalansa bu hayallerin kırıklarıydı. Kırılmıştım, saç uçlarıma kadar. Ve her hayal kırıklığı, karşımızdaki insana inanmakla başlıyordu aslında…

    İnanmıştım. Umut etmiştim. Beni seveceğine, iki iken bir olacağımıza ve kim bilir kapıyı her açtığımda ilk onu göreceğime, uyuduğumda yanımda ki nefesin o olacağına. Benim gibi ufak tefek bir kadının, koca bir adamı yüreğine bu denli sığdırdığını nerden bileceksiniz ki?
    Ona hiç onu sevdiğimi söylemedim. Bazen diyorum keşke ona sadece onu sevdiğimi söyleseydim. Bir an, bazı geceler ve bazı sabahlar ona, onu sevdiğimi söylemeyi düşündüm. Daha fazla ne kadar kırılabilir ki hayallerim diye düşündüğüm, bazı anlar bazı geceler ve bazı sabahlar. Provalarını bile yapmıştım kafamda. Söyleyeceğim cümleleri yazıp ezberlediğim bile oldu. Genel algıları yıkıp; ‘’ilk adımı erkek atar’’ sözünü teğet geçercesine. Hem ilk adımı atma kuralıda neymiş? Birlikte bir yola çıktıktan sonra ilk adımı kimin attığının ne önemi var ki? Amaç sonraki adımları birlikte atmak. Yola çıktıklarını, yolda bulduklarınla değişmemek.

    Bir keresinde bana ‘’çocuğumuz olsun’’ demişti. Hiç unutmam ben o lafını mesela. Kendini Berdan Mardini’mi sandı o anda ne oldu bilmiyorum ama bir kadın, bir erkeğin ağzından çıkan her kelimeyi beynine alıyor ve irdeledikçe irdeliyor. Çocuğumuzun güzel olma ihtimalini bile kurmuştum o an kafamda. Onun gibi ufak, minik ve çekik gözleri olan bir bebek.

    İlk adımı atmama sebebim ise; aynı yolda birlikte yürüyebileceğimize olan inancımın kırılmış olmasıydı, kalmamasındaydı. Karıştığım zamanlar çok oldu, o yola çıkmak için ona koşar adım gittiğim zamanlarda olduğu gibi. Ama biz kadınların genel olarak kafası karışıktır. Tatlı seçimi de olsa, ölüm kalım meselesi de olsa bu değişmiyor.


   Sonra o beni hiçbir zaman, benim onu sevdiğim gibi sevmedi. Düşünsenize hiçbir zaman. Ne sonsuzluk ama…

17 Nis 2014

Terliklerimle Gelsem Sana?


   Birine kırıldığım zaman hep terk ediyorum bu şehri. Tıpkı o zamanlar olduğu gibi. Ve şimdi olduğu gibi. Kabullenmek en gerçekçi vedaydı. Oysa ben kaçmayı seçmiş, lacivert bavulumun içine hiç giymediğim kıyafetlerimi dahi koymuştum. En çok yollarda huzur buluyordum. Belki birine veya bir yere ait olmadığımdandır. Ama nereye gidersem gideyim bana ait olduğunu sandığım bir adamı da götürüyordum yüreğimde.

   Birini en çok sizin canınızı yaktığında tanırsınız. Ve o gün acıdan kavruluyordu bedenim, ruhum. Otobüsün şehirden çıkmasına yaklaşık on saat vardı. Bu da demek oluyordu ki, aynı acıyı aynı bedende başka bir şehirde yaşamam ramak kalmıştı.

   Güzel bir havaydı. Yazdan kalma gökyüzü en net maviliğiyle bakıyor, güneş ise ona eşlik ediyordu. Uzun zamandır kavuşamamış iki sevgili gibilerdi. Ve sonunda kışın ortasında kavuşmuş, bir müziğin notaları eşliğinde dans ediyor, ağaçlar ve kuşlarda onlara ritim tutuyordu. Sade bir kahve yaptım kendime. Denize bakan balkonuma çektim bir sandalye ve izledim onları bir süre. Ara sıra ayağımdaki terlikleri şaplatıyor, vakit geçiriyordum. Zaman geçse de gitsem, yarım dahi olsa nefes alabilsem, biraz gevşetebilsem göğüs kafesimi diyordum. Ama zaman alehime işliyor gibiydi. Geçmek bilmiyordu.

   Sevdiğim şarkıları listeledim. Bir süre de onlarla oyalandım. İnsanların yazdıklarına göz attım, fotoğraflarıyla konuştum. Daha da acıdı canım. Televizyonda evi, işi, parası ve mevkisi ön planda tutulan bir evlilik programı vardı. Ne yapıyor bunlar diye orayı bile izledim, salondaki gri koltuğun üzerinde pembe terliklerimle uzanırken. Uyumuşum…

   Uyandığımda akşam saat sekiz civarlarındaydı. Otobüs saatim geçmiş, ben aynı acıyla aynı odada ve en önemlisi aynı şehirde kalakalmıştım. Boynum tutulmuş, televizyon açık kalmış, eskilerden bir dizi oynuyordu. Telefonum hiç çalmamıştı. O da yalnızlığımı yüzüme vurmuştu sert bir şekilde.

   Kapının kenarına bıraktığım lacivert bavuluma takıldı gözüm. Orada onu alıp gitmemi beklemiş, ben gitmeyince de hiçbir şey olmamış gibi durmuştu. İşte bir sızı yerleşti o sırada kalbime. Ayağımdaki terliklerle, bir elime bavulumu ötekine ciğerimi alıp dayanmak istedim kapısına. Ben de sana ait bir ciğer kaldı diye.

   Yapamadım…
   Yaptığım tek şey kendime bir kahve yapmak daha oldu…



15 Şub 2014

Veda

  Bir varsın, bir yoksun.. En çokta yoksun.  En çokta yoksunluğunun hissettirdiği o tuhaf şey var yüreğimde.  Adını koyamıyorum, bir kalıba sığdıramıyorum. Gitmek istedikçe yaklaşıyorum sana. Kalmak istedikçe ölüyorum, şu küçücük bedenimde. Cümleler yakıştırıyorum, bir başkasına söyleyemeyeceğim. Bir şey var şuramda, anlatmadan duramam.

   Gece olunca etrafımı sarıyor senli şeyler. Öyle derincesine alıyorum ki nefeslerimi, kokunu duymayı umut edercesine. Kendi içimde kendimle konuşuyorum sürekli. Ne oldu, ne olacak diye tekrarlayıp duruyorum. O kadar bir çıkmazdayım ki.. Her gördüğüme, her tanıdığıma anlatıyorum seni. Bilmiyorsun. Sığmıyorsun şu küçücük yüreğime, ufak tefek bedenime, koca adam.
   Kolay ağlayamam. En son ciğerlerimi sökercesine ağladığımın üzerinden yıllar geçti. Yıllar geçti, o ağlayan gözlerimdeki yaşlarda aktı bitti. Sonraları ağlamadım, ağlayamadım. Çok acı bir şekilde almıştım dersimi. Daha ne kadar acıyabilir ki, daha ne kadar yakabilir ki göz yaşlarım bedenimi diyerek avutmuştum kendimi. Acıyı doğurmuştum gözlerimle. Sonra sen çıktın karşıma, en koyu maviliğinle. Griydim ben, siyahı da beyazı da kıramadığımdan. Sana bulandım işte o gün. Sana karıştım. Sevmeyi unutmadığımı, hâlâ dünyada bir yerde aşkın olduğunu anımsattın bana, kahverengi minik gözlerinle. Gözlerini aşk belledim sevdiğim.
   Seni bu gecede seviyorum, dün gece ki gibi ve ondan önceki gecelerde olduğu gibi. Seni sevmemin günü yok. Yalnızız, iki kişilik bir yalnızlık bizimkisi. Zamanı geriye almak isteyen onlarca insandan biriyim şimdilerde. Telefonum çalmaz oldu. Senden ses seda çıkmıyor bugünlerde. Beni sorarsan iyi sayılırım, uyanıyorum kahvemi içiyorum, okunacak kitaplarım birikmiş raflarımda onlara göz atıyorum. Evdeyim yani.. Yeni hikayeler var kafamda sana yazılmayı bekleyen, onları düzene sokmaya çalışıyorum.  Sende sıkı giyin havalar bozacak diyorlar aldanma yalancı bahara, hasta olursun. Hem ben yokum ki seni sarıp, ısıtayım..

   Sana da iyi geceler, düşündükçe uyutmayan insan.. Sana da...

10 Şub 2014

Korku.

   Sevginin içinde dura dura paslanıp kocaman bir boşluğa dönüştüğünü hissettiğin bir an var. Belki boşluk demek için erken, belki de boşluk değil bunun tanımı ama her neyse o sevginin dönüştüğü his hiçte iç açıcı değil.  Bir şey var şuramda haykırmadan anlatamam. Bir yanım 'yangın var' diye  kaçmak istiyor. Daha pervasız tarafımsa ne kadar alev almadan ona yaklaşacağımı görmek için ölüyordu.
   O gece bir korku yerleşti içime. Sanki o gecenin sabahı gelip çattığında son olacaktı her şey. Son kez konuşacak, son kez gülecek ve belkide son kez sarılacaktık. Kafamı kurcalıyordu bir ton şey. Çünkü benim ona hissettiğim aşktı. Onun ise bana karşı hissiz bir kalp taşıdığını biliyordum. Aşk girdiği zaman kalbine öyle büyük bir dünya oluyor ki içinde, o dünyada ya yaşıyorsun ya ölüyorsun. Platonik sevmek zordur, her halini hareketini üzerine alınmak istersin. Ama o hareketler başkasına aittir, kalbi de dahil.
   Kokusunu hissediyordum yüreğimde. Bir süre öylece izledim. Nefes alışlarını, kalp atışlarını, tenini, saçlarını.  Karanlık bir odanın içerisinde gözlerimin seçebildiği kadar izledim. Usulca fısıldadım kulağına, öyle sessizdi ki fısıldayışım belkide içimden haykırdım milyon kere, 'seni seviyorum' diye. Kalbim durmuş gibiydi. Birkaç saat öncesinde atışlarıyla beni delip geçen kalbim durmuştu. Sakinleşmişti, uslanmıştı. Gecenin bir yarısı göğsümde bir ağacın kök saldığını hissettim. Başka bir dünya gördüm onun yanında. Onu asla kelimelere dökemeyeceğim bir hisle daha baktım ona. İşte bu harika bir şeydi.
   Yatağın kapı tarafına geçtim ve s
arıldım. Öyle sıkı sarıldım ki, ellerini tuttum. Kapı kenarı benim olsa da bırakıp gitmezdim çünkü onu. Pencere önünü verdim ona. Ve her gece onunla uyuyup, her sabah onunla uyanmak istedim. 'Bir daha bu elleri bırakmak istemiyorum' dercesine sıktım.
   Gece hafiften aydınlığa dönüyordu, şafak saatleriydi. O korku içime tekrar yerleşti. Sanki bu gece sondu. Oysa daha ilkti, devamı gelecek diye temenni etmiştim. Neden bilmiyorum ama bu korkuyla yüzleşmek istemiyordum, kaçıyordum. Bir sağa döndüm bir sola. Sanki mutluluk sadece burada bu anda kalacakmış gibi. Sanki bir daha birine böyle güvenle huzurla sarılamayacakmışım gibi. Bunları düşündükçe daha da sıkı sarıldım ona. Uyumuşum..
   Ve gün doğdu, tüm korkularım gerçek oldu.

31 Oca 2014

Kalıplaşmış Yalnızlık

   Çok uzun zaman olmuştu, bu kadar acı bir şekilde sızladığını hissetmemiştim sol yanımın. Ama ne sızlama! Söküp alsalar o an kalbimi, sesim çıkmaz. Bomboş evin içinde çırpınışlarını duyuyordum kalbimin.  O gece eve döndüğümde, sessizlik karşılamıştı beni. Işığı yaktığımda önümde anılar çelikten bir gibi duvar örmüştü. Geçip, yıkmama imkan yoktu. Yalnızlığı tek bir kalıba sığdırmamıştım o güne kadar. Çünkü biliyordum yalnız değildim. Ailem vardı, dostlarım, arkadaşlarım ve beni daha tanımadan seven, sadece yazdıklarımla tanıyan birçok insan. Yalnız değildim ama sensizdim. Bunun adı yalnızlık değil sensizlikti. 
   Kalp sızlamalarım yerini ağrılara bırakmıştı ilerleyen saatlerde. Üstelik o ağrıyı geçirecek hiçbir ağrı kesici yoktu. Ağlayamıyordum bile. Geçmişten biriyle karşılaşmak mı ağrıtmıştı kalbimi, yoksa tam yeniden birini sevmeye hazırlanırken geçmişin kendi tekrar etmesi miydi bu bilemiyordum. Yeniden denemekten korkmuyordum da, aynı acıyı bir başkasıyla yaşamaktan korkuyordum. Aslında herkes başka bir mutluluk getiriyordu hayata. Yalnızlığı değil de, mutluluğu bir kalıba sokmuşum yıllarca. Sanki mutluluğu tek bir kişi verebilirmiş gibi geliyordu hep..
    Tek kişilik yatakta iki kişilik düşünmek yorar insanı. Alıp başını gitmek isteyen milyonlarca insandan bir tanesi oldum o anda. Hiç bilmediğim bir şehirde, hiç bilmediğim sokaklarda, mutlulukla çarpışıp kitaplarımızın düşeceği bir yere gitmek istedim. Elbette böyle bir şey yoktu. Bu yalnızca filmlerde olur. Hem zaten filmler bizi hep bir mucizenin varlığına inandırdılar. Hepimiz o filmlerdeki gibi 'çok aşık' adamları aradık, arıyoruz. Biz aşkı da mı bir kalıba soktuk? Saygıyı, sevgiyi, her şeyi bir kalıba sokup her şeyde bir neden arar olmuşuz işin aslı. Seviyorsak vardır bir nedeni? 'Neden sevmedin?' diye değil de, 'Neden sevdin?' diye sorar olmuşuz. Kurallar koymuşuz.
   Uyumak istemiyordum. Bu kadar acının, ağrının içinden çıkmadan uyumak istemiyordum. Önümde ki kahveden bir yudum alıp, ciğerlerimi teslim ettim bir sigaraya. Başımı iki elim arasına alarak bir 'offf' çektim derinden. Kadıköy'de bir sokakta birbirimize sarılarak ayrılmıştık. İlk ayrılışımızın üzerinden 4 yıl son ayrılışımızın üzerinden ise henüz birkaç saat geçmişti. Bunca yıldır alışkındım ben ayrılıklara oysa. Ama yıllar sonra karşılaşınca katilinle, tekrar kendi cesedini görüyorsun onun gözlerinde. Bu etki öyle kolay kolay geçmiyor. Alıştığın o yaşamın akışına, bir süre ara veriyorsun tekrar alışmak için. Çünkü hayat tam unuttum derken, yoklar seni. Bir daha unut diye.
    Saat sabah 4 civarlarıydı. Bir şarkının nakaratı dolandı dilime. İşte ben o sabah saat 4'te, o şarkının nakaratında tekrar unuttum onu. Işığı kapattım, gözlerime yenik düşmek üzere girdim yatağa.. Ve o an yalnızlığın kokusu buram buram sızladı burnumda.

   **Bomboş bir evde sabaha karşı uyumaya hazırlanırken, üzerine sinen sigara kokusudur, yalnızlık....**

25 Oca 2014

Can Bedenden Çıkmayınca....

    Bir Kadıköy gecesi. O gece ertesi günlerin hüznü yok üzerimde, başka bir gece. Oysa gün içinde yıllar sonra ilk kez adını dudaklarıma yerleştirmiştim. O gün ilk durağımız Beyoğlu'ydu çünkü. Bir sokak var, yıllarca adımımı atmam ben o sokağa. Hani belki çok sarhoş olurum, belki çok özlerim anca öyle. Ama ben sarhoş olacak kadar çok içmem, özlesem de, özlemimden ölsem de gitmem. Biz kadınlar böyleyiz işte. Baktık bir cuma günü sakinliği var, yürüyoruz Tünel'e doğru. O sokağın önüne geldiğimde yavaşladığımı hissettim, hızım aynıydı ama ruhsal bir yavaşlamaydı bu. Baktım ki, yıllar önce yine o sokağın köşe başında unutmuşum kendimi, yakmış sigaramı ciğerlerime çekiyorum, geçsin diye. Göz kırptım kendime, geçtim öylece.
   Vapura yetişmek için harıl harıl koştuk sonra. Vapur çaysız olur mu? Hiç çay sevmeyen ben içtim en demlisinden. Neyse indik rıhtıma, yürüyoruz. Birden içimde, yüreğimde, kalbimde bir sıkışıklık, sıkışa kalmışlık hissettim. Bazen olur öyle! Her neyse, yürüye yürüye mekanın kapısına geldik. Müzikler enfes, birazdan da bizim çocukların konseri var. Hoplayıp, zıplayacağız. Derken yanımdaki arkadaşım; 'Ya haydi, şu bilmem ne mekanına gidelim, bizim çocukların konser saatine daha var'' diye sızlanmaya başladı. Kafaya koymuşuz ya o gece canımız ne isterse onu yapacağız. Bu arada içimde, yüreğimde, kalbimde olan o sıkışıklık hissi hâlâ geçmemişti. Fırtına öncesi sessizlik gibi. Bilirsin ya o sessizlikten sonra bir fırtına kopacak. Hah bu da tam öyle, var bunda bir şey.. Haydii gittik oraya, gittik dediğime de bakmayın. İki kapı öteye geçtik. Eller havaya, 90'lar çalıyor. Ben tabii bir köşede öyle durmuş, seyrediyorum bizim diğer tayfayı.
    O kalabalığın içinde nasıl duydum, nasıl hissettim, nasıl çektim kendime bilmiyorum. Adımı duydum. Dönüp kafamı çevirdiğimde, başımın onun çenesine geldiğini gördüm. Bir daha tekrarladı adımı, öylesine dona kaldım ki. Kocaman bir yudum aldım önündeki su şişesinden ve kocaman yutkundum. Gözlerim olmuş fal taşı. Ne işin var burada desem olmaz, tanımadım desem hiç olmaz. Sessiz sedasız kaldım öyle. Nasılsın diye sormadı, nasıl olduğumu biliyor çünkü. Ben de sormadım. İyiyim dese bir dert demese bir dert. Ama o iyi olmadığını söyledi pat diye. Ulan zaten depresyon stayla takılıyorum, zaten yeni yeni gönlümü kaptırmışım birine platonik bile olsa. Sen ne yapıyorsun şimdi demedim, diyemedim.

    Yılların yorgunluğu var üzerimde, yalnızlığı, alışkanlığı daha bir çok şeyi de beraberinde getirme bari.. Gözlerimi kıstım, çünkü ağlarım ben. Yıllar sonra karşılaşmışız, gün içinde adını anmışım, yine yıllar sonra ayrıldığımız sokaktan geçmişim, yetmemiş Twitter'dan şarkısını paylaşmışım. (Şimdi yok, sildim.) O sırada birden göz göze gelince, aynı anıları bir zamanlar birlikte yaşadığımızı onayladık gözlerimizle..
   Sarıldık.. Ama ne sarılma. Bir kadın ağlar; sokak ortasında, köşe başlarında, metroda, orada burada.. Ama bir adam bir kadına sarıldığında ağlıyorsa, orada bitmemiş şeyler vardır.. İkimiz olduk ağlamaklı koca insanlar. Dışarı çıktık birer sigara yaktık, gözlerimizde hâlâ ıslanmışlıklar. Çünkü  yıllar sonra ilk kez birine tam yeniden yeni birine bir şeyler hissederken, eskiler takılıyor paçama.. Sigaralarımız bitti. Ben fırlattım izmaritimi, o söndürdü. Bu kadar farklıydık işte.. ''Artık çok geç'' dedim, ''çünkü;
 yıllardır senin için ağladığım omuzlarda hissettiğim yalnızlık, senin koynunda da ağlasam geçmez artık..''
   Son bir kez daha sarıldık.. Ve bu film gibi gece bitti benim için.. Tam da biterken içer de Barış abi söylemeye başladı : ''Ben nasıl unuturum seni? Can bedenden çıkmayınca?'' Birbirimize bakarak, ayrı yönlere gittik. Belki aynı hüzünle..
   Bu arada, bazen duyarsan kalabalığın arasında geçmişinden bir ses, bas üstüne geç. Hiçbir şey olmamış gibi. Unutmadan, seni seviyorum. Hayır seni değil ya! Hani şu platonik olanı. ;)


                                                 Selam olsun sana Barış abi... 
                            http://www.youtube.com/watch?v=av_UiOzUhlg
 

21 Oca 2014

Aklımda!


   İnsan başını yasladığında birine huzuru istiyor her defa. Bazen kimse gelmiyor, bazen üçer beşer geliyorlar hayatına. Bazense biri geliyor ve hiç gitmesin o diye her gece dua ederek yatıyorsun yatağına.
   Bugün koşmak istedim ciğerlerim patlayana kadar koşmak istedim. Ne kadar hızlı koşarsam o kadar uzaklaşırım sandım ve yanıldım. Birer kahve söyledik masamıza. Birkaç kelime ile devam eden sohbetimiz oldu sonrasında. Ama ben hiç mutlu değildim. Bir an önce gün bitse evime kavuşsam da, yatağıma yattığımda aklımdaki ve kalbimdeki adamla baş başa kalsam, ona yazsam diye geçiriyordum içimden. Hissizce yudumluyorum kahvemi. Bir elimde telefon, çalsa da o arasa diye öylece bekliyorum. Karşımda beni tanımak isteyen bir adam var ama ben öylesine başkayım ki, öylesine başkalaş mışım ki.. Klişe bir muhabbet döndürüp döndürüp duruyorum. Kimsenin duygularını incitmek değil amacım ama ne yapayım yanımdaki adama minicik bir hissim bile yok. Birini seversiniz ama sizi sevmez ya. Bu defa tam tersi, seviliyorum ama sevmiyorum. Oysa sevdiğim iki sokak ötede.. Gözlerim onu arıyor köşe başlarında.
   Kahvelerimiz bitti, kalktık yerlerimizden. Yürüyoruz bir parka doğru. Parkta oturduk bir banka rastgele. Bir an vardır ya böyle akışına bıraktığın. Yaktım bir sigara daha.. ''Ben'' dedi ve devamını getirdi.. ''Ben hayatımın geri kalanında ol istiyorum'' diye bitirdi cümlesini. Kaldım, dondum, taş kesildim o bankta. Kısa bir sessizliğin ardından, yanımdaki adamın değilde aklımdaki adamın bunu söylemiş olmasını diledim. Gözlerim buğulandı. Ey aklımdaki diye bağırmak istedim. Senden duymak istediklerimi söylüyor diye kaçtığım adamlar da oldu diye yakarmak istedim. Ama yapamadım.
   Sonra koşar adım, apar topar kalktım o banktan. Aklımdaki, kalbimdeki adama ihanet etmişim geldi. Hızlı adımlarla geçtim tramvay durağına, gözlerim hâlâ etrafını kovalıyor. Karşılaşsak diye umut diye besliyor yüreğim. Yanımdaki adama hoşçakal bile demeden biniyorum tramvaya, yanlış yola gitse bile. Oturuyorum boş bir koltuğa, rimellerimin yanağımdan süzülmesini hissediyorum işte tam o anda. Elim telefona gidiyor. 'Sana gelmek istiyorum, gelip sana sarılıp ağlamak istiyorum omzunda' diye söylemek istiyorum. Yapamıyorum.
   Beş yaşında olsaydım gidip yanına, kucağında ağlardım. Ama yirmi üç yaşında olduğum için sessizce geçip gidiyorum oralardan..
   
   **Aklındaki, kalbindeki ile yanındaki başka olunca tüm sokaklar kucağını açar sana. **


   Ve sen... Aklımda ve kalbimde en güzel yere sahipsin. Ve ben yanımı, yarımı, yarınımı sana adamaya hazırım. Bir başkasından kaçarcasına...

11 Ara 2013

Bir şarkı.. Geçmese de...

   Geçiyor, hatta yıllar geçiyor.. Sonra bir gece radyoyu açtığında karşına ilk o çıkıyor. Bir de bakıyorsun ki geçmemiş.. Şarkıyı söyleyeni tanıyorsun kalbinde bir yerlerden ama ona o şarkıyı yazdıranı unutmuşsun çoktan.. İşte o sırada o şarkının bir zamanlar 'sen' olduğunu hatırlıyorsun. 
   Bir zamanlar bendim bu şarkı, bizdik diyorsun. Beyninin içinde geriye, eskiye dönüyorsun bir anda. Ama aklında filmin tek bir yeri oynayıp duruyor. Son sahnesi.. Acıtmasına rağmen başa sarıp duruyorsun.
   Beyoğlu'n da bir sokağın girişindesin. Yanından insanlar akıp gidiyor, sen dahil. Ama sen başka akıyorsun. Akıp gidiyorsun, aşkla.. Akıntıya kapılmışsın bir kere, sonu seni neye nereye götürür bilemiyorsun ki. Sen sanıyorsun ki yüzmeyi iyi biliyorsun, bir şeycikler olmaz sana. İşte ben de öyle sananlardanım. Sevmeyi, onu sevmeyi öyle iyi biliyordum ki hep mış gibi yapıyordum. Bir şeycikler olmaz bize..
   Sokağın sonundasın bir nefesle. Ah bilsem ki orası sadece sokağın değil hayatımın sonu, tek bir nefesle hızla yürür müydüm? Ama yürümüştüm çoktan. Kafamın içindeki planlar bir mutluluk beklentisi oluşturacak ya, girdim kapıdan içeriye. Barın en sonunda ki masaya çektim bir sandalye. Sahne tüm netliği ile önümde, ama ben sahnenin tüm fluluğu ile o sandalyede öylece bekliyorum. Kapıdan içeri girse de 'ben geldim sürpriz' diye gülümsesem öylece. Sonra yine tüm şarkıları bana söylese, bana bakarak söylese..
   Birkaç dakika sonra kapıda beliriyor silüeti. İşte o an dünyada en güzel gülümseyen kadın sen oluyorsun. Kalkıyorsun yerinden, sanıyorsun ki ona da en iyi gelen şey sensin. Bak nasıl yanılıyorsun sonra..
   Bakıyorsun yanındaki sen değilsin. Ama sizmişsiniz gibiler. Bu işte bu gariplik var, sen yoksun ama siz varsınız orada, o kapının girişinde. Bir başkasının yanağında sana ait bir gülümseme bir öpücük var. Anlıyorsun ki sen aslında çoktan kaybetmişsin. Sessizce bara yanaşıp bir içki söylüyorsun kendine, sırtını kapıya dönerek. İşte bir nefessizlik daha. Tek nefessizliğin ile içiyorsun. Takıyorsun çantanı koluna yine aynı sessizlikle çıkıp gidiyorsun o kapıdan. Şaşkın bir bakış sana bakıyor, adını söylüyor ardından. Adından tiksiniyorsun. Duymamazlıktan gelip, karışıyorsun Beyoğlu kalabalığına. Filmlerde olmaz hep, kalabalığın içinde ağlıyorsun işte.. O gece telefonların hiç susmuyor.
   Aradan yıllar geçiyor. İlk paragrafa dönüyorsun. Bir gece evinde huzurla kahveni içerken. Radyoda karşılaşıyorsun onunla. Bir zamanlar sana yazılmış bir şarkı çınlıyor kalbinde. Sonra diyorsun ki; artık bu şarkı benim değil kimin isterse onun. Ama benim değil.. Bizim hiç değil...