Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

1 May 2014

Gittiğinden Beri

   Galata’da bir kafenin dış masasında otururken, gözleriyle anlatmıştı bana vedasını. Konuşmaya yada özensiz cümlelere gerek duymamıştı. Net bir tavırla, net bir bakışla ifade etmişti artık yanımda olmadığını. Yanımda olan sadece onun bedeniydi. Karşımda duran saçı sakalı birbirine karışmış, biraz da aklaşmış olan hissiz bir adamdı. Bunu bana da geçirmeyi başarmıştı. Çünkü algılarınız biraz açıksa, olanı biteni anlıyor ve onaylıyorsunuz gözlerinizle.

   Masada duran, üzeri ölüm ilanlarıyla dolu sigara paketimden bir sigara çıkartıp yerleştirdim dudaklarıma. Birkaç nefesten sonra ciğerlerimin yanması ve midemin bulantısı ile yarısında söndürüp, bıraktım. Öylesine bulanmıştı ki midem, öylesine tiksiniyordum ki o an her şeyden. Fakat şu da bir gerçekti; bu vücudumun olaylara karşı istemsiz bir şekilde verdiği tepkiydi. Kusacak gibi oldum. Tuvalete gitmek için yerimden kalktım. Kussam rahatlayacaktım. İçimdeki tüm o kırgınlık, burukluk gidecekti sifonu çekmemle birlikte.

   Kafenin içerisinde birkaç adım attım, sonra tekrar oturdum yerime. Devrik cümleler kuruyor, ne dediğimin ben bile farkında değilken, ben bile daha anlamamışken karşımda oturan adamdan cümlelerimi anlamasını bekliyordum. Şimdilerde bunları yazarken hafızamı zorluyorum ama o güne dair ufacık bir diyalog belirmiyor beynimde.

   Yarım saatlik bir oturuşun ardından, onda kalan defterimi teslim aldım ve kalktık yerlerimizden. Bizim hikâyemiz onda bitiyordu ama bende bitmiyordu. Belki yarım kalacaktı ama bitmeyecekti. Şişhane metrosuna kadar gidecek vaktimiz vardı. Sonrasında bir ‘’hoş çakal’’ ile ayrı yollara düşecektik. Ne kadar hoş kalabilirsem, o kadar kalacaktım işte.

   Veda vakti çanlarını çalmaya başlamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi kucaklaşarak, vedalaştık. Belki tekrar görüşecektik, toprağın altı ya da üstü fark etmeyecekti ama yüreğimdeki aşk bitecekti. Vedalaşırken tahmin ettiğim gibi sarıldık. Ve ben onun için atan kalbimi, ondan geri alarak  Mecidiyeköy’e rotamı çevirdim. O da Levent'e.

  İşte bu yüreğimin vedası, bu ani ayrılığın getirdiği sersemlikle bayağı yürümüşüm. Kolumun ağrıdığını hissettiğimde, ruhumdaki acının bedenime yansıdığını, geçtiğini düşündüm. Oysa canımı acıtan sadece, tek omzuma taktığım fotoğraf makinemin çantasıydı.

   Biraz ileride bir bankı sahiplenmiş yaşlı bir adam ilişti gözüme. Hayat onun yanından umarsızca akıp geçerken, o sahiplendiği bankta sımsıkı kapatmıştı gözlerini, hayata karşı. Belki de her şeyi elinden alınmıştı. Ve o, o bankın da elinden alınmasını görmemek için kapatmıştı gözlerini, gri beton yığınlarının arasında. Bir süre olduğum yere çakılı kalmış bir vaziyette izledim o yaşlı adamı. Fotoğraf makinemi çıkartarak yavaşça bastım deklanşöre.

   Ayaklarımın artık altları sızlıyordu yürümekten. Caddenin karşı tarafında duran kahveciye kendimi atarak, cam kenarındaki masaya oturdum ve sert bir kahve söyledim. O sırada telefonum çaldı. Tuş kilidini açmamla karşımda şu cümleler sıralı halde okunmayı bekliyordu.

   ‘’Hikâyeler bazen en beklenmedik zamanda biterler. Kimi başlamadan, kimi ortasında, kimi mutlu bir sonla. Şimdi sana ne söylesem hikâye..’’

   İşte o günden sonra çalmadı telefonum, birkaç defa dışında. Çalsa da arayanın hiçbiri o olmadı. Üzerimizden ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum bile. Ama o gittiğinden beri, geceleri sımsıkı kapıyorum gözlerimi. O banktaki yaşlı adam gibi. Sanki hiç gitmemiş gibi. Birde yazıyorum işte… Okumayacağını bildiğim cümleleri…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder