Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

10 May 2014

Yarım Kalan Gülümseme

   Onun gülüşünü anlatabilecek kadar yazmak isterdim. Tarifi yok, kelimeler yetersiz derler ya öyle bir şey bu. Akla geldikçe, benimde yüzümü gülümseten bir gülüşü vardı. Sanki her hücreme güneş doğuyordu, yenileniyordum. Yanağının sağ tarafına kayan dudaklarının ardında ki gülümseyişinin içinde sakladığı acıyı, hüznü, mutluluğu ve diğer tüm duyguları görebiliyordum. Akıp giden zaman beni ilgilendirmiyordu. Saatlerce o masada sadece o gülümsesin diye oturabilir hatta o masaya çakılabilirdim.
   
  Hayatımın en mutlu anıydı. Keşke o an hiç bitmeseydi diye düşündüm o günün gecesinde. Ama gerçekten en mutlu anımdı ve yıllarca sonra bile en mutlu, en güzel anım olacaktı. Belki yıllarca sonra, yıllarca içinde birçok kez görecektim gülüşünü, belki birlikte kahkahalar atacaktık ve belki de hiç görmeyecektim. Ama emin olduğum tek şey vardı, onun gibi gülümseyen birini dünyanın hiçbir yerinde göremeyecektim. Gülümsemek fiilinin sözlükteki anlamını bulmuştum çünkü.
   Gözlerinden bahsetmek isterdim rengi ve şekli dışında. Ama saklamıştı gözlerini. Zor bir bakışla seçebiliyordum gözlerini. Bakamıyordum ki zaten gözlerine, utanıyordum. Sesimde titriyordu hem. Kelimeler desen ne dediğimin farkında dahi olmadan fırlıyordu dudaklarımın arasından. Oysa ne diyeceğimin ve nasıl konuşacağımın provalarını yapmıştım kafamda. Ahh o gülüşü olmasaydı.
   Aşık değilim ona. Kimi sevsem gidiyordu nasılsa. Uslu bir sevgi bu. Midemde kelebekler uçuşmuyor ama ara sıra özellikle gülüşü geldikçe aklıma, sancı gibi bir şeyler oluyor. Her dakika düşünmüyorum mesela, düşüneceksem bir zaman ayırıyorum buna. Yani bir köşeye çekilip hakkıyla düşünüyorum onu. Farklı kılıyorum belli ki, diğer herkesten özel tutuyorum. Gündelik işlerimin arasında, gülüşünün aklıma gelmemesi bundandır belki de. Herkes olmasın, herkese öyle gülmesin. Gülüşünü bir başkası sevmesin. Benim gülüşüyle sarhoş olduğum insan, bir başkasını kahkahalara boğmasın.
  Benim hikayelerim yarım kalır genelde. Tam olacak derken olmaz ve olmamasının getirisi sadece hayaller olur, boş hayaller. Şöyle olsaydı dahi iyi olurdu dediğim hayaller işte. Hayatıma almak istediğim her insan, hikayemin devamı olacak gibi gelirdi. Oysa ilk defa birini hikayemin devamına koymadım. Çünkü o da kendi hikayesiyle geldi bana. Ve ikimizde birbirimizin hikayesinin devamı olmayacaktık aslında. Kim bilir belki de birlikte bir hikaye yazacak ve o hikayenin devamını getirecektik. 
   Sırf yazı uzasın diye tekrar etmeyeceğim cümleleri. En kötüsü de bu işte. Aklındakileri dökememek kağıtlara, ekranlara, gazete sayfalarına. Tıkanmak işte akla gelen tek bir gülüşle.  Biri, birisi tek bir gülüşü ile yazacağım ve yazmak istediğim tüm cümlelerimi aldı benden. Eğer o hep öyle güzel gülecekse zaten, varsın sökülsün alfabeden tüm harfler...


   
   




1 May 2014

Gittiğinden Beri

   Galata’da bir kafenin dış masasında otururken, gözleriyle anlatmıştı bana vedasını. Konuşmaya yada özensiz cümlelere gerek duymamıştı. Net bir tavırla, net bir bakışla ifade etmişti artık yanımda olmadığını. Yanımda olan sadece onun bedeniydi. Karşımda duran saçı sakalı birbirine karışmış, biraz da aklaşmış olan hissiz bir adamdı. Bunu bana da geçirmeyi başarmıştı. Çünkü algılarınız biraz açıksa, olanı biteni anlıyor ve onaylıyorsunuz gözlerinizle.

   Masada duran, üzeri ölüm ilanlarıyla dolu sigara paketimden bir sigara çıkartıp yerleştirdim dudaklarıma. Birkaç nefesten sonra ciğerlerimin yanması ve midemin bulantısı ile yarısında söndürüp, bıraktım. Öylesine bulanmıştı ki midem, öylesine tiksiniyordum ki o an her şeyden. Fakat şu da bir gerçekti; bu vücudumun olaylara karşı istemsiz bir şekilde verdiği tepkiydi. Kusacak gibi oldum. Tuvalete gitmek için yerimden kalktım. Kussam rahatlayacaktım. İçimdeki tüm o kırgınlık, burukluk gidecekti sifonu çekmemle birlikte.

   Kafenin içerisinde birkaç adım attım, sonra tekrar oturdum yerime. Devrik cümleler kuruyor, ne dediğimin ben bile farkında değilken, ben bile daha anlamamışken karşımda oturan adamdan cümlelerimi anlamasını bekliyordum. Şimdilerde bunları yazarken hafızamı zorluyorum ama o güne dair ufacık bir diyalog belirmiyor beynimde.

   Yarım saatlik bir oturuşun ardından, onda kalan defterimi teslim aldım ve kalktık yerlerimizden. Bizim hikâyemiz onda bitiyordu ama bende bitmiyordu. Belki yarım kalacaktı ama bitmeyecekti. Şişhane metrosuna kadar gidecek vaktimiz vardı. Sonrasında bir ‘’hoş çakal’’ ile ayrı yollara düşecektik. Ne kadar hoş kalabilirsem, o kadar kalacaktım işte.

   Veda vakti çanlarını çalmaya başlamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi kucaklaşarak, vedalaştık. Belki tekrar görüşecektik, toprağın altı ya da üstü fark etmeyecekti ama yüreğimdeki aşk bitecekti. Vedalaşırken tahmin ettiğim gibi sarıldık. Ve ben onun için atan kalbimi, ondan geri alarak  Mecidiyeköy’e rotamı çevirdim. O da Levent'e.

  İşte bu yüreğimin vedası, bu ani ayrılığın getirdiği sersemlikle bayağı yürümüşüm. Kolumun ağrıdığını hissettiğimde, ruhumdaki acının bedenime yansıdığını, geçtiğini düşündüm. Oysa canımı acıtan sadece, tek omzuma taktığım fotoğraf makinemin çantasıydı.

   Biraz ileride bir bankı sahiplenmiş yaşlı bir adam ilişti gözüme. Hayat onun yanından umarsızca akıp geçerken, o sahiplendiği bankta sımsıkı kapatmıştı gözlerini, hayata karşı. Belki de her şeyi elinden alınmıştı. Ve o, o bankın da elinden alınmasını görmemek için kapatmıştı gözlerini, gri beton yığınlarının arasında. Bir süre olduğum yere çakılı kalmış bir vaziyette izledim o yaşlı adamı. Fotoğraf makinemi çıkartarak yavaşça bastım deklanşöre.

   Ayaklarımın artık altları sızlıyordu yürümekten. Caddenin karşı tarafında duran kahveciye kendimi atarak, cam kenarındaki masaya oturdum ve sert bir kahve söyledim. O sırada telefonum çaldı. Tuş kilidini açmamla karşımda şu cümleler sıralı halde okunmayı bekliyordu.

   ‘’Hikâyeler bazen en beklenmedik zamanda biterler. Kimi başlamadan, kimi ortasında, kimi mutlu bir sonla. Şimdi sana ne söylesem hikâye..’’

   İşte o günden sonra çalmadı telefonum, birkaç defa dışında. Çalsa da arayanın hiçbiri o olmadı. Üzerimizden ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum bile. Ama o gittiğinden beri, geceleri sımsıkı kapıyorum gözlerimi. O banktaki yaşlı adam gibi. Sanki hiç gitmemiş gibi. Birde yazıyorum işte… Okumayacağını bildiğim cümleleri…