Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

24 Nis 2014

Ne Sonsuzluk Ama!

    Biz artık birbirinin sadece; adını, yüzünü ve kokusunu bilen iki yabancıydık. Öyle bir soğukluk olmuştu ki aramızda, bir kez daha karşılaşsak duygularımız donacaktı. Biliyordum onun yüzünde keşfettiğim yerleri kimse bulamayacaktı. Ve kimse onu, saç tellerine kadar sevmenin ne demek olduğunu bilmeyecekti. Bende ona ve bize dair birçok hayal vardı. Artık elimde kalansa bu hayallerin kırıklarıydı. Kırılmıştım, saç uçlarıma kadar. Ve her hayal kırıklığı, karşımızdaki insana inanmakla başlıyordu aslında…

    İnanmıştım. Umut etmiştim. Beni seveceğine, iki iken bir olacağımıza ve kim bilir kapıyı her açtığımda ilk onu göreceğime, uyuduğumda yanımda ki nefesin o olacağına. Benim gibi ufak tefek bir kadının, koca bir adamı yüreğine bu denli sığdırdığını nerden bileceksiniz ki?
    Ona hiç onu sevdiğimi söylemedim. Bazen diyorum keşke ona sadece onu sevdiğimi söyleseydim. Bir an, bazı geceler ve bazı sabahlar ona, onu sevdiğimi söylemeyi düşündüm. Daha fazla ne kadar kırılabilir ki hayallerim diye düşündüğüm, bazı anlar bazı geceler ve bazı sabahlar. Provalarını bile yapmıştım kafamda. Söyleyeceğim cümleleri yazıp ezberlediğim bile oldu. Genel algıları yıkıp; ‘’ilk adımı erkek atar’’ sözünü teğet geçercesine. Hem ilk adımı atma kuralıda neymiş? Birlikte bir yola çıktıktan sonra ilk adımı kimin attığının ne önemi var ki? Amaç sonraki adımları birlikte atmak. Yola çıktıklarını, yolda bulduklarınla değişmemek.

    Bir keresinde bana ‘’çocuğumuz olsun’’ demişti. Hiç unutmam ben o lafını mesela. Kendini Berdan Mardini’mi sandı o anda ne oldu bilmiyorum ama bir kadın, bir erkeğin ağzından çıkan her kelimeyi beynine alıyor ve irdeledikçe irdeliyor. Çocuğumuzun güzel olma ihtimalini bile kurmuştum o an kafamda. Onun gibi ufak, minik ve çekik gözleri olan bir bebek.

    İlk adımı atmama sebebim ise; aynı yolda birlikte yürüyebileceğimize olan inancımın kırılmış olmasıydı, kalmamasındaydı. Karıştığım zamanlar çok oldu, o yola çıkmak için ona koşar adım gittiğim zamanlarda olduğu gibi. Ama biz kadınların genel olarak kafası karışıktır. Tatlı seçimi de olsa, ölüm kalım meselesi de olsa bu değişmiyor.


   Sonra o beni hiçbir zaman, benim onu sevdiğim gibi sevmedi. Düşünsenize hiçbir zaman. Ne sonsuzluk ama…

17 Nis 2014

Terliklerimle Gelsem Sana?


   Birine kırıldığım zaman hep terk ediyorum bu şehri. Tıpkı o zamanlar olduğu gibi. Ve şimdi olduğu gibi. Kabullenmek en gerçekçi vedaydı. Oysa ben kaçmayı seçmiş, lacivert bavulumun içine hiç giymediğim kıyafetlerimi dahi koymuştum. En çok yollarda huzur buluyordum. Belki birine veya bir yere ait olmadığımdandır. Ama nereye gidersem gideyim bana ait olduğunu sandığım bir adamı da götürüyordum yüreğimde.

   Birini en çok sizin canınızı yaktığında tanırsınız. Ve o gün acıdan kavruluyordu bedenim, ruhum. Otobüsün şehirden çıkmasına yaklaşık on saat vardı. Bu da demek oluyordu ki, aynı acıyı aynı bedende başka bir şehirde yaşamam ramak kalmıştı.

   Güzel bir havaydı. Yazdan kalma gökyüzü en net maviliğiyle bakıyor, güneş ise ona eşlik ediyordu. Uzun zamandır kavuşamamış iki sevgili gibilerdi. Ve sonunda kışın ortasında kavuşmuş, bir müziğin notaları eşliğinde dans ediyor, ağaçlar ve kuşlarda onlara ritim tutuyordu. Sade bir kahve yaptım kendime. Denize bakan balkonuma çektim bir sandalye ve izledim onları bir süre. Ara sıra ayağımdaki terlikleri şaplatıyor, vakit geçiriyordum. Zaman geçse de gitsem, yarım dahi olsa nefes alabilsem, biraz gevşetebilsem göğüs kafesimi diyordum. Ama zaman alehime işliyor gibiydi. Geçmek bilmiyordu.

   Sevdiğim şarkıları listeledim. Bir süre de onlarla oyalandım. İnsanların yazdıklarına göz attım, fotoğraflarıyla konuştum. Daha da acıdı canım. Televizyonda evi, işi, parası ve mevkisi ön planda tutulan bir evlilik programı vardı. Ne yapıyor bunlar diye orayı bile izledim, salondaki gri koltuğun üzerinde pembe terliklerimle uzanırken. Uyumuşum…

   Uyandığımda akşam saat sekiz civarlarındaydı. Otobüs saatim geçmiş, ben aynı acıyla aynı odada ve en önemlisi aynı şehirde kalakalmıştım. Boynum tutulmuş, televizyon açık kalmış, eskilerden bir dizi oynuyordu. Telefonum hiç çalmamıştı. O da yalnızlığımı yüzüme vurmuştu sert bir şekilde.

   Kapının kenarına bıraktığım lacivert bavuluma takıldı gözüm. Orada onu alıp gitmemi beklemiş, ben gitmeyince de hiçbir şey olmamış gibi durmuştu. İşte bir sızı yerleşti o sırada kalbime. Ayağımdaki terliklerle, bir elime bavulumu ötekine ciğerimi alıp dayanmak istedim kapısına. Ben de sana ait bir ciğer kaldı diye.

   Yapamadım…
   Yaptığım tek şey kendime bir kahve yapmak daha oldu…