Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

31 Eki 2013

Ankara Ve Bir Küçük Adam

     Ankara.. Çok gri. Ama bana tam zamanında sarılmıştı. Şimdi ben ona nasıl sırtımı dönerim?
     Soğuk bir Ankara günü, ellerim ceplerimde yürüyorum Arjantin'de. Hava kararmaya yüz tutmuş, o gri şehir rengini siyaha bırakmıştı. Sevmemiştim bu şehri, bir an önce dönsem İstanbul'a diye geçiriyordum içimden. Cebimden bir sigara çıkartıp yaktım, belli belirsiz ışıkların arasında. 'Bu şehirde yaşamak resmi bir iş' diye omzuma dokundu o sırada Tuğçe. Gülümsemiştim. Çünkü ben İstanbul'un o düzensiz hayatına alışıktım. Bir kaç sokak ötede bulunan Tuğçe'nin en sevdiği mekana gittik, birkaç arkadaşı daha eklenecekti gecemize, ama henüz onlar ortada yoktu. Biraz dertleşmek hem ona hemde bana iyi gelecekti, kimseler yokken. Öğrencilik zamanlarımız, iki bira söyledik masamıza. Anlat dedi Tuğçe, işte o an düğümlendi sözcükler boğazıma. Bir süre konuşamadım, bir sigara daha yaktım. Ve birer bira daha, bir tane daha.. Üstelemedi, anlatmadım, anlatamadım.
     O sırada Tuğçe içerinin gürültüsünden konuşamamış olacak ki, dışarıya diğer arkadaşlarını karşılamaya gitmişti. 
Telefonu barın üstüne, başımı da onun yanına koymuştum. Gözlerimden minik damlalar akmaya başlamıştı bile.. İşte o an küçük adamın; 'Pardon! Telefonunuz çalıyor..' demesiyle irkildim.

   '' Ne olmuş çalıyorsa, rahatsız mı etti? Beni de ediyor da.. ''

   '' Yok.. Ben.. Belki duymuyorsunuzdur diye söyledim. ''

   '' Ne yazık ki duyuyorum.''
 
    Tuğçe yanımıza yaklaştığında ''Aa ..?..'' dediğini ve sarıldıklarını hatırlıyorum. Bay küçük adam o gece oraya bir konser için gelmiş ve Tuğçe'nin erkek arkadaşının, arkadaşlarından biriymiş. Onun için herhangi biriydi o geceye kadar bay küçük adam.. İlerleyen saatlerde sahnede ki uzun saçlı adamın, bay küçük adamın ismini anons etmesiyle sahneye koşar adım gitti yanımızdan. Ertesi gün uyandığımda hayal meyal hatırlıyorum bunları. O sabah pencereden gün ağarıncaya kadar izlemiştim Ankara'yı. 
Sokak işlek bir caddeye bakıyordu ve geçip giden insanların suratlarında hep bir resmiyet arıyordum. Oysa hep aynıydı hüzünler, mutluluklar, acılar. Şehirler farklıydı sadece. Buğulanan pencereden bakarken, anlamıştım; buğulanan pencere değil gözlerimdi. Tuğçe ise çoktan eve dönmüş, heyecanlı gözleriyle bana bakıyordu. 'Bir misafirin var içeride' diye bir şeyler geveledi. Salona geçtiğimde karşımda duran bay küçük adam* bir tebessüm etti. O an Ankara gri'den maviye boyandı sanki..
     Sonrasını yazmalı mıyım? Bilemiyorum.. Sonrası koskaca iki sene.. İşte bazen birileri giriyor hayatınıza en ummadığınız, acılı anlarınızda. Tutup elinizden kaldırıyor, yaralarınızı sarıyor. Daha sonra yaralarınızın yerlerini öğreniyor ve oraya birde kendi yaralarını ekliyor. Sanki başka acıya yer varmış gibi bedeninizde..
   Geçen gün bir taksiye bindim, baktım radyoda o küçük adam çalıyor. Her neyse taksiciye değiştirmesini söyledim tabii hemen. Bir sonraki radyo istasyonunda yine o küçük adam çaldı. Anladım kurtuluş yok, kafamı yasladım cama dinledim.. Bir de baktım ki ben büyümüşüm.. Ne şarkılar acıtıyor canımı, ne tanıdık sesler, ne de şarkıda adımla bana seslenişi..
   Bu arada siz, siz olun bir insanı bir şehirle eşleştirmeyin.. Sonra ya o şehirden nefret ediyorsunuz ya da o şehre aşık oluyorsunuz. Şehirlere aşık olunur mu demeyin? Ben Ankara'yı çok sevdim mesela. Bana büyümeyi öğretti..



                  *Her taksinin radyosunda sen çalıyorsun, küçük adam*













Hiç yorum yok:

Yorum Gönder