Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

11 Ara 2013

Bir şarkı.. Geçmese de...

   Geçiyor, hatta yıllar geçiyor.. Sonra bir gece radyoyu açtığında karşına ilk o çıkıyor. Bir de bakıyorsun ki geçmemiş.. Şarkıyı söyleyeni tanıyorsun kalbinde bir yerlerden ama ona o şarkıyı yazdıranı unutmuşsun çoktan.. İşte o sırada o şarkının bir zamanlar 'sen' olduğunu hatırlıyorsun. 
   Bir zamanlar bendim bu şarkı, bizdik diyorsun. Beyninin içinde geriye, eskiye dönüyorsun bir anda. Ama aklında filmin tek bir yeri oynayıp duruyor. Son sahnesi.. Acıtmasına rağmen başa sarıp duruyorsun.
   Beyoğlu'n da bir sokağın girişindesin. Yanından insanlar akıp gidiyor, sen dahil. Ama sen başka akıyorsun. Akıp gidiyorsun, aşkla.. Akıntıya kapılmışsın bir kere, sonu seni neye nereye götürür bilemiyorsun ki. Sen sanıyorsun ki yüzmeyi iyi biliyorsun, bir şeycikler olmaz sana. İşte ben de öyle sananlardanım. Sevmeyi, onu sevmeyi öyle iyi biliyordum ki hep mış gibi yapıyordum. Bir şeycikler olmaz bize..
   Sokağın sonundasın bir nefesle. Ah bilsem ki orası sadece sokağın değil hayatımın sonu, tek bir nefesle hızla yürür müydüm? Ama yürümüştüm çoktan. Kafamın içindeki planlar bir mutluluk beklentisi oluşturacak ya, girdim kapıdan içeriye. Barın en sonunda ki masaya çektim bir sandalye. Sahne tüm netliği ile önümde, ama ben sahnenin tüm fluluğu ile o sandalyede öylece bekliyorum. Kapıdan içeri girse de 'ben geldim sürpriz' diye gülümsesem öylece. Sonra yine tüm şarkıları bana söylese, bana bakarak söylese..
   Birkaç dakika sonra kapıda beliriyor silüeti. İşte o an dünyada en güzel gülümseyen kadın sen oluyorsun. Kalkıyorsun yerinden, sanıyorsun ki ona da en iyi gelen şey sensin. Bak nasıl yanılıyorsun sonra..
   Bakıyorsun yanındaki sen değilsin. Ama sizmişsiniz gibiler. Bu işte bu gariplik var, sen yoksun ama siz varsınız orada, o kapının girişinde. Bir başkasının yanağında sana ait bir gülümseme bir öpücük var. Anlıyorsun ki sen aslında çoktan kaybetmişsin. Sessizce bara yanaşıp bir içki söylüyorsun kendine, sırtını kapıya dönerek. İşte bir nefessizlik daha. Tek nefessizliğin ile içiyorsun. Takıyorsun çantanı koluna yine aynı sessizlikle çıkıp gidiyorsun o kapıdan. Şaşkın bir bakış sana bakıyor, adını söylüyor ardından. Adından tiksiniyorsun. Duymamazlıktan gelip, karışıyorsun Beyoğlu kalabalığına. Filmlerde olmaz hep, kalabalığın içinde ağlıyorsun işte.. O gece telefonların hiç susmuyor.
   Aradan yıllar geçiyor. İlk paragrafa dönüyorsun. Bir gece evinde huzurla kahveni içerken. Radyoda karşılaşıyorsun onunla. Bir zamanlar sana yazılmış bir şarkı çınlıyor kalbinde. Sonra diyorsun ki; artık bu şarkı benim değil kimin isterse onun. Ama benim değil.. Bizim hiç değil...

23 Kas 2013

Bardağın boş Okyanus'u..

   Yalnızlık değil bu, başka bambaşka bir şey. Gecenin ortasına açtığında gözlerini, yatağının baş ucuna oturup, dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdiğinde hissediyorsun. Kırgın değil paramparçasın. Sessiz bir karanlığın içindesin. O an kıyamet kopsa, kalkmam ben buradan diyorsun. O kadar anlamını yitirmiş ki pencerenin öteki tarafı, o kadar buğulanmış ki..
   Adının anlamını en çok o saatlerde taşıyorsun. Sonsuzluk diyor kimileri, özgürlük diyor başka birileri. Anlamadan, hissetmeden kalıplara sokuyorlar seni. Kaldırma kuvvetin var ama şehrin atıkları sürekli işliyor yüreğine. Sırtında ki yükler de gemilerin değil, içinde ki bazı heyecanlar da yaşattığın canlılar değil. Kimi sabahlar güneşin parlaklığı ile parıltılar saçıyorsun, kimi sabahlar siyaha bürünüp fırtınalar estiriyorsun. Ortan yok işte. Ya en yukarıdasın ya en dipte. Sana baktığında huzura kavuşan da var, seni aşıp gitmek isteyende.. Ama ben sende boğuldum..

                                                                                              -------

   Elimde tuttuğum kağıt parçasına sıkıştırılmıştı bu cümleler. İçime düşen mutsuzluk ateşi tüm vücudumu kaplarken gözyaşları içinde kalakaldım. Hani ilkler vardır ya, hiç unutulmaz... Ben adımın 'ilk'ini işte o an yaşadım. O gün hayatımdan bir adam gitti ve ben adımla yaşamaya çalıştığım tüm 'özgülük'lerimin tek bir hamlede silinip atıldığını hissettim. Sevmenin daha sakin sularda yüzmek olduğunu anladım.
   Dibe vurmadan ve ayakların yeri bulmadan yukarı sıçrayamazsın, öyle değil mi? İşte bana da öyle oldu.. Gecenin karanlığında, ıssız yatağımda gözyaşlarım hâlâ akarken yanaklarıma ruhum dibi gördü. Sağa döndüm, sola döndüm, nefesim daraldı, ruhum karanlıklar içinde isyan etti, çığlık attı ve delicesine haykırdı ama sesimi duyan olmadı. Ve ben o gece kendi adımda boğuldum..
   İşte bu yüzden soruyorum size...
   Siz hiç adınızı iliklerinize kadar yaşadınız mı? Siz hiç hayat devam ederken, hayatın bir yerlerinde takılıp kaldınız mı?
   Ahh balıkçılar.. Yine ağlarını atıyorlar, yaralarıma... 

19 Kas 2013

Yaralarıma Merhaba De..

    ** Okurken dinlenecek olan;  http://www.youtube.com/watch?v=CCOxIwntfzc**

   Beklersin, beklersin, beklersin. Sonra gidersin.. Onun ne beklediğinden haberi olur, ne de gittiğinden.  Bazen hayatına hiç ummadığın anda gelir. Yaralarından kurtulmuşsun, sıyrılmışsın, tam böyle nefesle dolduruyorsun ciğerlerini o çıkıyor karşına, nefesin kursağında kalıyor. Kalmış bir kere nefesin kursağında, artık her nefes alışta onu aramaya başlıyor ciğerlerin, onsuz nefes bile alamıyorsun.
   Yazıyorsun onu anlatmak için. Hiçbir kelime, hiçbir sözcük ifade edemiyor içinde yaşadığın o fırtınayı. Bir umut diyorsun, bir umut diliyorsun. Belkiler ve keşkeler arasında yaşamayı öğretiyor hayat sana.. Belki diyorsun; bir oluruz. Keşke diyorsun; bir olsak. Herhangi semtin, herhangi bir sokağında yürürken kulağında çalan şarkıyla anıyorsun onu. Köşe başlarında karşılaşmak hayaliyle.. Yanından gelen geçen insanlarda ona dair bir izler aramaya başlıyorsun. Benimsemişsin kendine onu, aşk bile demişsin adına. Böyle yakın mısın, uzak mısın belli değil ama o hep kafanın içinde.
   Sonra bir gün sonsuz bir sessizlik oluyor yüreğinde. Sanki fırtına kopacakmış da, öncesi gibi sessizlik. Çekiliyorsun kabuğuna.. Yitirmişsin artık ümidini, umudunu.. Diptesin, o kadar diptesin ki kapkaranlık orası. Ne bir ışık ne bir yön, çakılı kalmışsın orada..
   Kalabalağın arasında hissediyorsun en çokta.. Yaralarını sarmak için uzanan her eli itiyorsun ondan sonra.. Kimse bilmesin istiyorsun artık yaralarının nerede olduğunu. Çünkü  her yaran, bir tırnak darbesiyle kanamaya aday..

      
                     Okyanus Topaloğlu

12 Kas 2013

Sonrası AŞK..

   Bazen bir insana dokunduğunda böyle parmak uçlarından göğüs kafesine doğru bir uyuşukluk hissedersin ya.. Sana ilk dokunduğum da bunu anladım. Kadınlar hissediyor böyle şeyler genç adam. Aslında tam olarak ne hissettiğimi de bilmiyorum. Sadece içimden bir ses yanımda olursan mutlu olacağımı söylüyor. O kadar uzun zaman geçti ki bu duygularımın üzerinden, normal böyle karışmam.
   
Seni ilk gördüğüm anda bir yakınlık hissettim. Bazı insanlarla karşılaşınca böyle yıllar önce tanışmışsın gibi bir samimiyet hissedersin ya öyle bir şeydi. Biz sanki yıllar önce tanışmışız sonra bir kaza geçirmişiz, hafızalarımız silinmiş, şimdide tekrar karşılaşınca böyle biraz biraz hatırlar olmuşuz gibi. Sensiz olamazmış gibi.  Benim bir parçammışsın gibi. O an 'hiç bu kadar büyüleyici bir şey görmedim' diye geçirmiştim içimden. İşte o an, yakın olmak istedim sana. Beni dünyana kabul etmeni.. Kimsenin tanıyamadığı kadar iyi tanımak istedim seni. Sarılmak istedim sana. Hiçbir şey düşünmeden, hiç geleceğini yada gecesini düşünmeden.. Sadece sarılmak. O an senden başka hiçbir şeyi düşünemedim..
   
Süslü kelimelerle ve imâlı bir anlatıma gerek yok. Sırf yazı uzasın diye kendini tekrar etmeye de gerek yok. Güzel cümleler lazım. Hissederek yazmak değil de, hissederek yaşamak lazım. Zaman problemi var bende, her şeye geç kalıyorum, diğer geç kalmalarım hep bunun için. O yüzden sende geç kalma.. Yazıya, şarkılara, ona, buna, bana..
   
 Ve son paragraf olarak; bazı yazılar kime yazılır, kime ne katar bilinmez. O yüzden bu yazı senin içtenliğinle kalsın. Zaten okumak belli bir ciddiyet gerektirir, yazmak o kadar değil. İnsan içindeki boşlukları yazar. Kimsenin dolduramayacağı, yada tek birinin doldurduğu boşluğu. Böyle bazen kalp çok başka atar. Bazıları başka sever. Yazılan kişide o cümlelerde yaşayıp, yaşlanır haberi olmaz.
   
Unutmadan bir arkadaşım diyor ki; bir insanın bir insana aşık olması saniyenin beşte biri kadarmış. Tanımak dediğin sadece zaman kaybıymış. Neyse konumuzun arkadaşımla alakası yok.
   
Birde Bülent Ortaçgil'i severim.. Onu hangi saniyenin beşte birinde sevdim bilmiyorum. Ama bildiğim bambaşka biri var.. 

31 Eki 2013

Ankara Ve Bir Küçük Adam

     Ankara.. Çok gri. Ama bana tam zamanında sarılmıştı. Şimdi ben ona nasıl sırtımı dönerim?
     Soğuk bir Ankara günü, ellerim ceplerimde yürüyorum Arjantin'de. Hava kararmaya yüz tutmuş, o gri şehir rengini siyaha bırakmıştı. Sevmemiştim bu şehri, bir an önce dönsem İstanbul'a diye geçiriyordum içimden. Cebimden bir sigara çıkartıp yaktım, belli belirsiz ışıkların arasında. 'Bu şehirde yaşamak resmi bir iş' diye omzuma dokundu o sırada Tuğçe. Gülümsemiştim. Çünkü ben İstanbul'un o düzensiz hayatına alışıktım. Bir kaç sokak ötede bulunan Tuğçe'nin en sevdiği mekana gittik, birkaç arkadaşı daha eklenecekti gecemize, ama henüz onlar ortada yoktu. Biraz dertleşmek hem ona hemde bana iyi gelecekti, kimseler yokken. Öğrencilik zamanlarımız, iki bira söyledik masamıza. Anlat dedi Tuğçe, işte o an düğümlendi sözcükler boğazıma. Bir süre konuşamadım, bir sigara daha yaktım. Ve birer bira daha, bir tane daha.. Üstelemedi, anlatmadım, anlatamadım.
     O sırada Tuğçe içerinin gürültüsünden konuşamamış olacak ki, dışarıya diğer arkadaşlarını karşılamaya gitmişti. 
Telefonu barın üstüne, başımı da onun yanına koymuştum. Gözlerimden minik damlalar akmaya başlamıştı bile.. İşte o an küçük adamın; 'Pardon! Telefonunuz çalıyor..' demesiyle irkildim.

   '' Ne olmuş çalıyorsa, rahatsız mı etti? Beni de ediyor da.. ''

   '' Yok.. Ben.. Belki duymuyorsunuzdur diye söyledim. ''

   '' Ne yazık ki duyuyorum.''
 
    Tuğçe yanımıza yaklaştığında ''Aa ..?..'' dediğini ve sarıldıklarını hatırlıyorum. Bay küçük adam o gece oraya bir konser için gelmiş ve Tuğçe'nin erkek arkadaşının, arkadaşlarından biriymiş. Onun için herhangi biriydi o geceye kadar bay küçük adam.. İlerleyen saatlerde sahnede ki uzun saçlı adamın, bay küçük adamın ismini anons etmesiyle sahneye koşar adım gitti yanımızdan. Ertesi gün uyandığımda hayal meyal hatırlıyorum bunları. O sabah pencereden gün ağarıncaya kadar izlemiştim Ankara'yı. 
Sokak işlek bir caddeye bakıyordu ve geçip giden insanların suratlarında hep bir resmiyet arıyordum. Oysa hep aynıydı hüzünler, mutluluklar, acılar. Şehirler farklıydı sadece. Buğulanan pencereden bakarken, anlamıştım; buğulanan pencere değil gözlerimdi. Tuğçe ise çoktan eve dönmüş, heyecanlı gözleriyle bana bakıyordu. 'Bir misafirin var içeride' diye bir şeyler geveledi. Salona geçtiğimde karşımda duran bay küçük adam* bir tebessüm etti. O an Ankara gri'den maviye boyandı sanki..
     Sonrasını yazmalı mıyım? Bilemiyorum.. Sonrası koskaca iki sene.. İşte bazen birileri giriyor hayatınıza en ummadığınız, acılı anlarınızda. Tutup elinizden kaldırıyor, yaralarınızı sarıyor. Daha sonra yaralarınızın yerlerini öğreniyor ve oraya birde kendi yaralarını ekliyor. Sanki başka acıya yer varmış gibi bedeninizde..
   Geçen gün bir taksiye bindim, baktım radyoda o küçük adam çalıyor. Her neyse taksiciye değiştirmesini söyledim tabii hemen. Bir sonraki radyo istasyonunda yine o küçük adam çaldı. Anladım kurtuluş yok, kafamı yasladım cama dinledim.. Bir de baktım ki ben büyümüşüm.. Ne şarkılar acıtıyor canımı, ne tanıdık sesler, ne de şarkıda adımla bana seslenişi..
   Bu arada siz, siz olun bir insanı bir şehirle eşleştirmeyin.. Sonra ya o şehirden nefret ediyorsunuz ya da o şehre aşık oluyorsunuz. Şehirlere aşık olunur mu demeyin? Ben Ankara'yı çok sevdim mesela. Bana büyümeyi öğretti..



                  *Her taksinin radyosunda sen çalıyorsun, küçük adam*













3 Eki 2013

An.. O An.. İlk Gördüğüm An.. Ve Sen!

   Hiç gülümsemedi. Hiç! Hiç gülmeyecek gibiydi.. Oturdum tek başıma bir gidişe daha şahit olacak mıyım diye izledim kendimi bir yabancı gibi. Daha sonra, onu ilk gördüğüm an geldi aklıma. O an 'hiç bu kadar büyüleyici bir şey görmedim' diye geçirmiştim içimden. İşte o an, yakın olmak istedim ona. Beni dünyasına kabul etmesini.. Kimsenin tanıyamadığı kadar iyi tanımak istedim. Sarılmak istedim ona. Hiçbir şey düşünmeden, hiç geleceğini yada gecesini düşünmeden.. Sadece sarılmak.
   Bir yakınlık hissettim. 
Bazı insanlarla karşılaşınca böyle yıllar önce tanışmışsın gibi bir samimiyet hissedersin ya öyle bir şeydi. Biz sanki yıllar önce tanışmışız sonra bir kaza geçirmişiz, hafızalarımız silinmiş, şimdide tekrar karşılaşınca böyle biraz biraz hatırlar olmuşuz gibi. Onsuz olamazmış gibi.  Benim bir parçammış gibi.
   O gece çalmadı telefonum.. Bende yazmadım, o da. Sonraki gecelerde de hiç çalmayacak gibi hissettim. İşte o an yine yazmak geldi içimden. Satır aralarında bitirmek bile istedim. 
  Onu gördükten sonra tam bir hafta boyunca rüyamda görmüştüm onu. Daha sesini bile duymadığın bir adamla rüyada konuşmak ne kadarda garip. Tam bir hafta! Her gece! Ve hep bir denizde.. 
   Sanırım o bir kadının karşısına çıkabilecek en büyüleyici adam.. Ama benim karşıma çıkan en büyük hayal kırıklığı.. Bir insana bu kadar hayal sığdırmanın da verdiği o garip aptallık. Beni bir daha arar mı, ya da halimi hatırımı sorar mı bilemem. Ama ben ona yine yazdım.. Buraya.. Göğüs kafesinin sol ucuna.. 
   Hem zaten onu ilk gördüğümde dünyanın en güzel gözlerine sahip olduğunu görmüştüm. Ama o başka yere bakıyordu, işte. Ve ikimizinde boynunda sol tarafta aynı noktada vardı bir 'ben.' Dokunmuştum...

23 Eyl 2013

Olabilir....

   Uzun zamandan sonra hissetmişti göğüs kafesinde ki o sıkışıklık hissini..  Ve bir daha hiç göremeyecek gibiydi... Her gün birbirinin aynısıydı ve bir sürprizle karşılaşmayalı kaç bin yıl olmuştu hatırlamıyordu bile kadın..
   Kendisi ile sonsuz bir savaşın içindeydi aslında.. Bir yanı 'bekle' derken diğer yanı tam aksini yansıtıyordu. Yaşadığı her şey eksikti. En acıklı filmi de, en komik filmi de aynı gözlerle, ifadesizce izliyordu.. Yazdığı her söz aynıydı, çünkü yazdığı yalnızlığıydı.. Tükenmişti... Bir yaz daha bitiyordu kentte. Hüzün kokuyordu hava ve Eylül'ün ortasında kahverengiye dönüşüyordu herkes..
   Kalabalığın arasında bir masaya oturmuş önünde duran kağıda bir şeyler karalıyor, bir yandan rakısından bir yudum alıyor ve insanların hayata dair konuşmalarına şahit oluyordu.. ''Hayat bir dakika sonrasını bile tahmin etme şansını vermiyor...''
   Sonra bir ses duydu -ki o tutkunun sesiydi- ve bir anda maviye boyandı ortalık, o kahverengi sonbahardan sıyrılıp.. Yanındaydı ve son bulmuş gibiydi bekleyişi. Adama da, göğüs kafesindeki o sıkışıklık hissine de şaşkınlıkla bakıyordu. Binlerce yıllık bir uykudan uyanmış gibiydi, hayretle..
   Bu rakı bu kadar keyif  veriyor muydu birkaç dakika önce? Yada bu kadar içten bir tebessümle gülümseyebilir miydi insan kendine? Yazdığı her şeyi karaladı, yeniden tanımladı ve yeniden adlandırdı. Terk edilmiş bir limanda kendi halinde bekleyen köhne gemilerine açtı en gizli Okyanus'larını..
   Bir şey vardı, tanımlayamasa da işte o şeyi arıyordu kadın.. Belkide ilk kez ne yazdığı ile nede çektiği fotoğraflar ile anlatamıyordu. Yanına almak istedi adamı.. Aşktan anlamayanlara, aşka burnunu kıvıranlara, inanmayanlara... Hayatın güzelliklerini tatmayanlara, yürekleri ile yaşayamayanlara ve daha nicelerine adamı anlatmak istedi.. 'Size bir adam anlatmak istiyorum' diye bağırarak..
 
   -Bir hissin karşısında tüm maskelerini çıkardığın o an... -

   Aşk deliydi, umarsızdı, eserdi.. Ama aşkın normali yoktu..
   Aşkını normal yaşayan oldu mu?
   Olamaz ki!
 


  (Olabilir.......  
http://www.youtube.com/watch?v=9y6jH3H_TLg ..)
   

29 Oca 2013

Gitti adam..


    Önce bu şarkı açılır ve sonra bu veda okunur : 



   Yağmurlu bir akşamdı. Siyah renkli paltosunun ceplerinde elleri, ardına bakmadan yürüyordu karanlık bir sokakta. Her bir kaç adımda buğulanmış bir sokak lambası yol gösteriyordu ona. Anahtarlarını çıkarttı şangırtılı bir sesle ve son bir kez kapısını açtı ve baktı evine. Bir elveda bakışıydı bu; gün içerisinde herkese gösterdiği. Geceden hazırdı eşyaları. Tüm yaşanmışlıklarını ancak sığdırabilmişti iki bavula. Koltuğunun kenarına oturdu ve sıyrılmış perdeden görünen caddeye baktı sonra kolundaki saate. Birazdan çıkacaktı yola ve geri dönüşü olmayacaktı. Kalbi, en güzel anıları ve kadını burada kalacaktı. 
   Bir kaç saat önce hayatının en zor vedalarından birini yaşamıştı. En sağlam yerinden sökmüştü kalbini belkide parçalamıştı. Böyle olması ikisi içinde en iyisi olacaktı. Zaman içerisinde yıpranan ve yenilen duygularının tamiri olacaktı bu gidiş. Kendi mutluluğu bu kez öndeydi adamın. Ve kadının gözyaşlarıyla harmanlaşıyordu 'gitme' deyişi.. 'Gitme! Eğer gidersen hayat başkalaşacak, aynı kalmayacak' diyordu kadın. Sadece bir sarılma ile cevap vermişti adam. Kim bilir belki içtendi belki teselli ediciydi ama aşka dair değildi..
   Bavulunu alarak çıktı evinden, yoldan bir taksiyi durdurdu ve havaalanın yolunu tuttu. Taksiden indiğinde derin bir nefes aldı ve paltosunun şapkasını başına geçirerek bir sigara koydu dudaklarının arasına. Cebinden telefonunu çıkartarak son bir kez aramak ve duymak istedi kadının sesini.. Cesaret edemedi, bir süre ekrana bakakaldı. Güldükleri ve mutlu oldukları bir anın fotoğrafı buğulandı gözlerinde.. Uçağının anonsu ile irkildi ve gitme vaktinin artık tam içerisinde olduğunu anladı. Kaçar adımlarla uzaklaştı oradan adam ve bir bitişe şahit oldu..
   Gitti adam.. Uzaklara, yağmurlara, soğuğa, kara belkide mutluluğa.. Geriye bir kadın kaldı, pencerenin kenarında bir sandalyede, buğulu bir camın önünde, sonbaharda. Özledi kadın.. Şarkılara sarıldı.. Ve sonra anladı ki özlemek sürekli içinde kalacak olan bir bıçak gibiydi. Çıkartıp atamayacağı bir bıçak.. Çıkartsa olmuyor eti sıyrılıyor, bıraksa içi sızlıyor, yüreği kanıyor..