Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

29 Ağu 2011

Bazen daha fazla yazamazsın

   Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Bir hayat yaşanıyor benden uzakta, benim dışımda ve bana aldırmadan. Söylemek zorunda olduğum şeyleri kimse dinlemedi. Bir insanın üstüne nasıl bu kadar çok şey yazılabilir görüyorum. Ve artık yazmak hiç bir işe yaramıyor. 
   Bir cumartesi gecesi, Taksim kalabalık. Sağımızdan, solumuzdan insanlar amaçsızca geçiyorlar. Biz ise birbirimize sarılarak, sarhoşça yürüyoruz kimseye aldırmadan. Ben konuşuyorum, o dinliyor. Neyden konuştuğum yada ne anlattığımın bir önemi yok sadece dinliyor, gülüyor. Ara sıra belinden düşen bordo renkli pantolonunu düzeltiyor. Sonra tekrar dinliyor beni. Oturuyoruz bulduğumuz ilk yere. Eylül akşamı diye mırıldanmaya başlıyoruz, halbuki bugün Temmuz'un son günü. Temmuz akşamı evet, Temmuz akşamı diye bir şarkı olmalı, yazmalıyım senin için diyor sigarasını yakarken. Sigarasından salına salına çıkan dumanlardan şekiller uyduruyoruz. Belki de çok o an bizden mutlusu yok, mutluyuz, mutluyduk. Gün bitmeye hazırlanırken kalkıyoruz yerlerimizden ve veda vakti geliyor. İster istemez bir burukluk, sanki birbirimizi bir daha görmeyecek gibiyiz. 
   Ve ertesi gün Ağustosun ilk günü, ilk gecesi. Kendimi telefonda yana yakıla ağlarken buluyorum. Dinlemeden karşı tarafı yine anlatıyorum bir şeyler 'Seviyorum, aşık oldum' diyorum. Bu defa konuşmuyor, susuyor. Bana yaz diyor, sadece yaz. Telefonu kapatıyorum atıyorum kendimi sokaklara caddelere. Ağlayarak. Günler geçiyor yazıyorum, o okuyor mu bilmiyorum ama ben yazıyorum. Koca bir ay geçiyor devam ediyorum onun için yazmaya.
   Şimdi Ağustosun son günleri. 2 güneş sonra Eylül olacak. Ve gelecek o eylül akşamları. Bense seni bekliyor olacağım, gelip de kulaklarıma tekrar Eylül akşamı söylemen için. Artık yazamıyorum. Bilirsin bazen yazamazsın. Bazen daha fazla yazmazsın..
   

15 Ağu 2011

Günaydın, tabi öyle bir şey mümkünse..

   Günyadın tabii öyle bir şey mümkünse. Şuan Ankara'da güneş doğuyor ve kelimeler bir bir dökülüyor buraya. Bir kaç saat daha var seslerin çoğalmasına. Bu şehri seviyor ve bir o kadarda nefret ediyorum. Bu sokaklarda, bu şehirde onunla olmak varken eğer ben yalnız başıma o adama bunları yazıyorsam evet, Ankara senden nefret ediyorum. Bir gün bir adam yüzünden bu şehri sevmeyeceğim hiç aklıma gelmezdi.
   O şimdi İstanbul'da en güzel uykusunda uyuyor. Benim ona bu satırları yazdığımdan habersiz bir şekilde. Belki o da rüyasında sevdikleriyle İstiklalde dolanıyor kayıtsızca, sarhoşca. Henüz bedenim, aklım ve kalbim ondan sıyrılmış değil.Bu beni içten içe kemiriyor. Beynim onunla olan yaşanmışlıklar da duruyor ve izliyor olup biteni sessizce. Şarkılarla birlikte bir klip tadında geçiyor gözlerimin önünden. Bakınca fotoğraflara bir tokat gibi vuruyordu gözleri kalbime. Cümlelerin içinde kendini kaybetmiş biri olarak, benden daha afilli cümleler beklediğini biliyorum ama olmuyor.  Daha yaşanmadan, yaşayamadan bunlar çıkıyor beynimin kitap evinden. Henüz ondan cümlelerimi alıp gidemiyorum. Ona tek bir kelimeyle veda etmek  bundan dolayı ayıp..
   Herkesin yaşanmış bir hikayesi vardı işte ve benimki de buydu. İçimdekileri de kan revan içinde yazdığıma göre artık onu bu satırlarla düşünebilirim. Size günaydın, tabii öyle bir şey mümkünse. 







6 Ağu 2011

Sırada ''ki'' hayat gelsin..

   Gözlerimden yaş yerine sessiz harfler damlarken yazılıyor bu satırlar. Tanrı onunla bizi ikiye böldü. Dağıldık. Yalnız gövdelerde binlerce parçaya ayrıldık. Geçmişin ve yaşanmışlıkların tek ilham kaynağı haline geldiğini görmek üzücü ve bir o kadar da sinir bozucu şuanda. Yüzümde gülen bir maske ve ötesinde boş anılar.
   Şimdi anlatır mı yüzümü bir kaç eski tanıdık insan adı yada bir kaç yalancı gülümse ile çekilmiş fotoğraflar? Yazdıklarımı geçtim, yazamadıklarım için yargılıyor bu şehir beni. Oysa gösterecek çok fotoğrafım vardı. Özlediğim eski bir şarkı ve çekilmiş bir kaç fotoğraftı ama, hatırlamaya takatim yoktu… Dinleyemediğimden ve o fotoğraflardaki bakışlar anlamını yitirmesin diye bakamadığımdan nedenleri çoktan unutulmuştu. 
   Özlediğimi hissediyorum ve lanet ediyorum. İzel'in yorumladığı Teoman şarkısı çalıyor kulaklarımda, bende eşlik ediyorum özlemiş duygularla. Gram uyku yok gözlerimde. Bir işe yarasa bari. Bu gece onu hatırlatan şarkılar dinlemeyi tercih ediyorum. Her şarkının sonu aynı. Hüzün!
   Bu hikayenin sonu farklı olsun dediğimde sadece güldüm. Sonra o gitti, çünkü herkes gider. Bu son her hikayede aynıdır. Başka gitmeler için yazılmış hikayeler adına; 'Sırada ki hayat gelsin' ...                  

3 Ağu 2011

Fotoğraf Hikayeleri : Hayat gibi.

   İnsanın en acılı zamanlarında bile bir kaç satır bir şeyler okuması yada bir kaç cümle şarkı mırıldanması o kadar garip ki.. Mutlu olduğunda da böyledir insan. Ritm farklılığı vardır sadece aralarında.  Şuanda kulağımda çalan şarkıda onlardan biri. Beni kendimden soğutuyor ve gözümü kapattığımda beynimde canlanan fotoğrafsa beni kendimden soğutuyor.
   Bir adam düşlüyorum, ruhumu şarkıya teslim ederek. Yüzünde bir tebessüm. Beni huzura kavuşturuyor. Seviyorum ama o şarkıdaki gibi gidiyor. Şehir yaşlanıyor, ben yaşlanıyorum. Büyüyorum, artık hayatın şarkılardaki  gibi olmadığını öğreniyorum. Bu kentin yorgun sokaklarına benzetiyorum biraz kendimi. Her gün milyonlarca kişinin yürüdüğü ama kimsenin sahiplenmediği karanlık sokaklarına. Elimde olanları da kaybediyorum ve bir süre sonra yaralarımı sarmaktan başka çarem kalmıyor.
   Fotoğraflarla oynuyorum bir süre. Her biri birer muhteşem karakter benim için. İsimleri bile var bazılarının. Kimisinin yüzü çok tanıdık, kimisini hatırlamıyorum bile. Aralarından radyodan bir şarkı seçer gibi bir fotoğraf seçiyorum ve sıradaki fotoğraf benim için diyorum. Karşıma objektifime belli-belirsiz bir ifade ile bakmış o adamın fotoğrafı çıkıyor. Saatlerce bakıyorum. Bir zamanlar oysa bendim bu fotoğrafa bakarken yüreğimin çıkışına şahit olan. Şimdilerde bir sızı gelip oturuyor içime. Bendim dünyamın en güzel yüzünü bu fotoğrafta gören, onunla ilgili şarkılar söyleyen. Bir hikaye uyduruyorum bu karanlık fotoğrafa; Sanki hem yıldızlı hem de yağmurlu gecelerde çekilmiş, içi sevgi ve güzellik dolu bir aşk filmi gibi oluyor sonra. Etrafta belli belirsiz ışıklar hayatı aydınlatıyor. Yeniden aşık oluyorum o adama. Hem filmin soundtrack’i de belli… Ve ardından Bülent Ortaçgil söylüyor; sensiz olmaz.. 
                                             




Bittiğimizden haberi bile yok fotoğrafların..

   Hani çok ağladığınızda uykunuz gelir ve uyursunuz, uyandığınızda ise her şey geçecek gibi gelir ya. İşte tamda öyleyim.. Aslında öyle olmasam yazamazdım. Aşk filmleri izliyorum ardı ardına, sonrasında fotoğraflar çıkıyor tozlu raflardan ve en son bir şarkı çalıyor kulağımda. Birde bakmışım göz yaşları sel olup akmış yanaklarımdan. Bundan 3 gün öncesine kadar dünyanın en mutlu insanı iken bu gece böyle yalnız başıma, yine yalnızlığıma yazıyorum.  Daha 3 gün öncesine kadar yaşadığımı hissederken, bugün ölümü hissediyorum. Tabii bu bahsettiğim ölüm bedensel ölüm değil ama daha ağırı; ruhsal ölüm!
   İnsanın kendi hissettiklerinden utanması büyük bir trajedi.  Canım yanıyor, kalbim yanıyor. Hemde alev alev.  Canım yanmasa yazamam o yüzden yakmalı canımı hemde eskilerinden daha fazla.. Uyuşuyor bir süre bedenim ve elimde bir bavul ile yolda buluyorum kendimi. Ankara'ya gidiyorum. Gitmek mi, kaçmak mı karar veremiyorum. Her neyse bu, adını bilmiyorum. Hem o da çok severdi Ankarayı. Bir ortak yanımızda buydu, diğerleri gibi.  Bu satırları Ankara'da bir otel odasında yazıyorum. Tarih 2 ağustos ve Ankara'da bugünden beri bir sağanak yağmur var. Sanki eşlik ediyor göz yaşlarıma. Yağmur yağınca güzelleşiyor bu şehir. 
   Bir fon müziği duyuyorum, böyle yumuşak. Ne zaman başlaması gerektiğini bilen, usul usul çalan. İşte yağmur şimdi öyle yağıyor. Esmeden, gürlemeden, bir annenin çocuğunu okşaması gibi.. Karşımda, makineme güldüğümüz fotoğraflarmız, nasılda kayıtsız gülmüşüz oysa. Bittiğimizden haberi bile yok fotoğrafların..