Hakkımda

Fotoğrafım
Fotoğraf çekmek dışında bir şey yapmaz ki ne zaman fotoğrafın dışındaki dünyaya burnunu soksa bir kaç kesikle çıkar.

18 Ara 2011

Şarap...

   Göğüs kafesinde beslediği kuşlar, midesindeki kelebekleri öldürüp, cesetlerini kalbine atıyordu. Ve bir şişe şarap alıp hiç bir şeyi kutlamamak istiyordu o gece Holly. Yine yenik düşmüştü. Fakat artık öğrenmişti hislerini bir bıçak gibi kesip atmayı. 
   Uzunca yürüdü yağmurda. Düşündü, baktı, sokak köpeklerini sevdi ve sayısını hatırlayamayacağı kadar sigara içti, ardı ardına. Islanmış saçlarına hiç aldırış etmedi. Kulaklığını taktı yine bir şarkıya takılı kaldı. İstanbul ağladı Holly ağladı. Hem kimse anlamazdı bir Aralık akşamı ıslanmış yağmurda, yüzünün ıslandığını. Beyni onsuz geçecek hayata dair kararlar alırken, kalbi hâlâ planlarında ona yer veriyordu.
   Epeyce sustular. Susarken konuşmayı öğrendiler. Ne sevdikleri şarkılardan konuştular ne hayatlarında iz bırakan filmlerden. Sadece sustular. Kahvelerini yudumlarken, sanki kahvelerinin içine düşmüştü kelimeleri. Bir ara boğaza baktılar. Teknelere, insanlara, kedilere. Arkada çatlak bir keman sesi. Sonra üşüdüler ama sarılmadılar. Öyle soğuktu ki, hislerinin donduğunu hissediyordu. O ıslanmış gri şehir bile kırılmıştı, şimşeklerini çakarken. Ama gökyüzü hiç biri için ağlamıyordu.
   Sana ihtiyacım var demek istedi Holly. Sigarasını dudağına yerleştirip çakmağını aradı. Aslında sadece çakmağa ihtiyacı vardı çünkü o çok soğuktu. Uğruna yeni hikayeler yazacağı adamla bir kez bile bayılırcasına kahkaha atmamıştı. Belki ona yetmedi ama sevmenin ne demek olduğunu biliyordu. 
   O gece kadehini kaldırdı 'Gerçekler ve şarap iyi gider' diyerek, yudumladı.
                         





11 Kas 2011

Kasımda Ölüm Acıdır

   Kasım 2010. Sosyal medyada bir motor kazası haberi. Onur diyorlar öldü. Oyuncu Onur Bayraktar hayatını kaybetti. Feryatlar figanlar susmuyor içimde. Acı susturulmuyor. Arkadaşım, dostum Onur öldü diyorlar. Yakıştıramıyorum. Zorda olsa bir şekilde acılarla yaşamayı öğreniyorum. Tam alıştım derken...
   Kasım 2011. Van'da 5.4'lük deprem sonucunda, enkaz altında DHA muhabiri Cem'in cansız bedenine ulaşıldığı söyleniyor televizyonlarda, sosyal medyalarda. Bir kez daha tanıdık olan o acı. Cem gitti. Hemde elvedayı bile dudaklarımızdan duymadan. Son kez içimdeki fotoğrafçılığı, muhabirliği yaşatma adına söz veremeden gitti. Yılda çok kez eylemlerde fotoğraf çekerken, benden şakalarını ayırmayan Cem artık yaşamıyor diyorlar. Anılarla ne kadar yaşatabilirim, ne kadar yaşayabilirim. Konuşmayı bekleyen, henüz çok değil 1 ay öncesine kadar kahvelerimizi yudumlarken, fotoğraf diye diye başının etini yediğim dostum bundan böyle cennette artık. Hayat hep bir şeyleri alma peşinde. İyileri, dürüstleri, dostlarımı.. 
   Gencecik bedeninde yaşama dair bir belirti yoktu artık. Peki ne için gitmişti Cem? Bu sorunun cevabı çok tanıdık değil mi? İnsanlığa felaketlerden haber vermek uğrana. İnsanlığa, insanlığı öğretmek ve objektifinden göstermek adına. Ama ben bilirim ki; Karnımızı doyurma uğruna, objektifimizi istemediğimiz şeylere yöneltiyoruz hep.
   Cennetin güzel yüzlerinden biri ol arkadaşım. Ve bizi bekle. Sana elveda diyemedim ama bir gün mutlaka bir merhaba ile geleceğim yanına..


23 Eki 2011

Sanki Fotoğrafının Binlerce Hikayesi Varmış Gibi

   Bir insanın fotoğrafına bakarken, kokusunu da duyabiliyor insan. Hatta daha nicelerini yaşar bazıları. Kimi zaman seni mutlu anılara götüren bir zaman makinesine dönüşür, kimi zaman hıçkırıklara boğulmanı sağlayan bir sandal. Bunu başarabilen bir fotoğraf karesidir, evet. Tekniği, donanımı olmaksızın. 
   İşte yine o nöbetlerden bir tanesi. Tek bir kareye hapis olmuş yaşanmışlıklar, bir fincan kahve, hafif bir fon müziği ve küllerce sigara. Arada bir kaç damla yaş düşüyor fincanıma. Üzgün okyanus kızlarının gölgeleri gibi. Saat sabaha yaklaşıyor ama etraf hâlâ karanlık. Kış yavaştan hissettiriyor kendini. O fotoğraf karesinde ki sıcak yaz günlerini özlüyorum. Kulağıma fotoğrafın içine saklanmış bir kaç şarkı notaları. O zamanları soluyorum, hissediyorum. Bir kaç teknolojik dokunuşlarla rengini siyah beyaza dönüştürmüş bu fotoğrafların anlatacağı çok şey var. Dinleyemiyorum, duymak istediklerimin üstünü hıçkırıklar örtüyor. Ama ne garip, anlayamıyor olsam bile hissettirdiğin o bakış, dokunuş hep aynı. Çok hoş bir acı beliriyor içimde. Anılar çok hoş ve acıdır. Sen acı, yaşadıklarımız hoş. Anlayamazsın sen.
   Sensizliğe alışıyorum ama fotoğraflarında ki kokun hep aynı. Yemin ederim ki çok güzel kokuyor. Ve bir başkasına da böyle güzel kokarsın diye korkuyorum..

                                                                                           Okyanus Topaloğlu

2 Eki 2011

O son fotoğrafını görmeyecektim.

   Çok özlediğin halde sarılamadığın insanlar vardır mesela. Uyanıp sarılmak istediğin. Bu her şeyden kötüdür. Çünkü ne özlediğin halde sarılabilirsin o insanlara nede uyandığında bulursun yanında. Düşünmekten başka bir şey kalmamıştır avuçlarında. Şarkılara boğarsın kendini, onun şarkılarına. Sonra ardından fotoğraflar gelir. Sessizce içindeki çığlıkları bir kaç damla göz yaşına çevirerek saatlerce bakarsın birlikte gülümsediğiniz o fotoğraflara. 
   Eylül geçti ve bitti o eylül akşamları. Eylül ile birlikte sonbaharda bitti sanki. Yağmurlar başladı bile bana eşlik etmeye. Aylar geçti üzerinden, üzerimizden. Yazın o sıcaklığı kayboldu. Battaniyeli, kahveli, sigaralı seanslar başladı. Bir tek sen ve sana dair kurduğum cümleler aynı kaldı. Hiç hızını kesmedi, hep sana yazıldılar hep seni söylediler. Haykırdılar seni, harf harf vurdular ama ölmedin. Git dedikçe bit dedikçe yaklaştın bana. Sonra terk ettim bu şehri, birlikte yürüdüğümüz caddeleri, birlikte sarıldığımız sokakları. Dinlemedim şarkılarını, yazmadım hikayelerini. 
   Yine günlerden bir cumartesi gecesi. Bu defa bordo renkteki pantolonunun ve beyaz gömleğinin yerini gri bir pantolon ve siyah bir gömlek almış. Karalara bürünerek gülümsüyorsun bir fotoğraf karesinde. 'Bak ben buradayım hadi yine yaz' der gibi belli belirsiz ifadelerle. O fotoğrafın içine kaçıyor cümlelerim, yazmaktan vazgeçercesine bakıyorum, kelimeler boğazıma diziliyor. Ama yine bu satırları yazarken buluyorum kendimi. Sana yazmaktan hiç vazgeçmediğimi anlıyorum sonra...

16 Eyl 2011

Böl, bir daha tam ortasından. Kalbimi!

Böl bir daha tam ortasından kalbimi.  Ve git. Ne de olsa alışkınsın beni eksik bırakmaya. Acının esiridir ruhum, tutsaktır. Müsaittir her sevdanın içinde kendini bir iple, bir kutu ilaçla yok etmeye çabalamaya.  Peşinden bakmanın yarattığı his tanıdıktır. Sonra ağlamak, bira şişelerinin içinde bir insan yaratmak. Bunlar hep aynıdır ki, aynı acıyı verir vücuduma. Bak elimde bir kibrit kutusu. Çöplerinden benzetme yapıyorum.  Her biri bir insan, bir kalp oluyor. Bir tanesini alıyorum yakıyorum, diğerlerinin üzerine bırakıyorum. Hepsi yanıyor, kül oluyor. İncelenmesi gerekir bu durumun ve tedavi edilmesi. Bilmezsin. Alkol olur ilacın. Dozunu tutturamazsan soluğu hastanede alırsın.  Başından sonuna dipsizliktir gidip de geri dönmeyenler. Ölüm denilmiştir çoğu kez, çok kişi tarafından aynı duruma. Kötü, hatta biraz daha ötesinde berbat… Aciz bırakır insanı. Yaşlılık dem vurur zannedersin daha çok genç olan bedenine.  Kaygısız kalamazsın da, sorumsuzluk olur her şeyinin içinde.  Çok soru sorarsın, cevapsız kalırsın.  Türkçe veya başka lisanda tanımlanmamıştır bu acı.  Merkezi aşk yerleştirmesi, peşinden gelen acil servis travmaları. Serumlu, serumsuz, bazen sohbetli tedaviler alt etmez ya bu hastalığı. Tek çaresi fotoğraflardır yine. Bunu bilirsin.  Ölüm gibidir ayrılık.  Ölüm gibi. O yüzden bekleme gidenleri, ölüler dirilmez. 

4 Eyl 2011

Bu da Böyle Yarım Kalsın


   O benim objektifime gülümsemişti ve ben en güzel fotoğrafımı çekmiştim. Zaten o zamandan sonra fotoğraf çekmiyorum. Yapamadım. Sanki o düğmeye basınca bütün dünya ve hayat duracakmış gibi geldi. Her şey donacakmış gibi! Oysa ben zamanı durdurmak veya dondurmak değil, zamanı yaşatmak istiyordum fotoğraflarda.. İstemedim hayal ettiklerimin gerçek olmadığını görmeyi. Çünkü ondan sonra yaşadıklarımın kqydedilmesi ya da hatırlanması fikri beni iğrendiriyordu..
   Artık kendime inanıyor olmuştum. İçimde ağlayan, gülen kadınlara. Eskisi kadar da iyi fotoğraf çekemiyordum. Anlatmak istediklerimi tek bir düşünceye paylaştırıp insanların kafasını karıştırıyordum. Hayatının tümü fotoğraf olmuş bir insanın bu sözleri söylemesi kadar boş cümleler yoktur belki şu . Şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım bir durumla karşı karşıyayım.dakikalarda. Aslında açıklaması basit gibi geliyor 'Aşığım ve fotoğraf çekmeyi unutuyorum'. 
   Aylardır aynı adamı satırlarda yaşatıyor olmanın ağırlı beliriyor iyiden iyiye. Bilse diyorum bu denli yazdığımı, bilse bu denli ona yazdığımı. Ama olmuyor. Ne biliyor nede okuyor. Hem artık fotoğraflarda yok oldu. Artık fotoğraflarım arasında adı geçmiyor. Ve sen göğüs kafesimi patlatacak olan adam, şimdilerde göğüs kafesimi parçalıyorsun. Canım acıyor, hissetmiyor olması garip..




                                                                                             Okyanus Topaloğlu - Fotoğraf  Hikayeleri 

29 Ağu 2011

Bazen daha fazla yazamazsın

   Nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Bir hayat yaşanıyor benden uzakta, benim dışımda ve bana aldırmadan. Söylemek zorunda olduğum şeyleri kimse dinlemedi. Bir insanın üstüne nasıl bu kadar çok şey yazılabilir görüyorum. Ve artık yazmak hiç bir işe yaramıyor. 
   Bir cumartesi gecesi, Taksim kalabalık. Sağımızdan, solumuzdan insanlar amaçsızca geçiyorlar. Biz ise birbirimize sarılarak, sarhoşça yürüyoruz kimseye aldırmadan. Ben konuşuyorum, o dinliyor. Neyden konuştuğum yada ne anlattığımın bir önemi yok sadece dinliyor, gülüyor. Ara sıra belinden düşen bordo renkli pantolonunu düzeltiyor. Sonra tekrar dinliyor beni. Oturuyoruz bulduğumuz ilk yere. Eylül akşamı diye mırıldanmaya başlıyoruz, halbuki bugün Temmuz'un son günü. Temmuz akşamı evet, Temmuz akşamı diye bir şarkı olmalı, yazmalıyım senin için diyor sigarasını yakarken. Sigarasından salına salına çıkan dumanlardan şekiller uyduruyoruz. Belki de çok o an bizden mutlusu yok, mutluyuz, mutluyduk. Gün bitmeye hazırlanırken kalkıyoruz yerlerimizden ve veda vakti geliyor. İster istemez bir burukluk, sanki birbirimizi bir daha görmeyecek gibiyiz. 
   Ve ertesi gün Ağustosun ilk günü, ilk gecesi. Kendimi telefonda yana yakıla ağlarken buluyorum. Dinlemeden karşı tarafı yine anlatıyorum bir şeyler 'Seviyorum, aşık oldum' diyorum. Bu defa konuşmuyor, susuyor. Bana yaz diyor, sadece yaz. Telefonu kapatıyorum atıyorum kendimi sokaklara caddelere. Ağlayarak. Günler geçiyor yazıyorum, o okuyor mu bilmiyorum ama ben yazıyorum. Koca bir ay geçiyor devam ediyorum onun için yazmaya.
   Şimdi Ağustosun son günleri. 2 güneş sonra Eylül olacak. Ve gelecek o eylül akşamları. Bense seni bekliyor olacağım, gelip de kulaklarıma tekrar Eylül akşamı söylemen için. Artık yazamıyorum. Bilirsin bazen yazamazsın. Bazen daha fazla yazmazsın..
   

15 Ağu 2011

Günaydın, tabi öyle bir şey mümkünse..

   Günyadın tabii öyle bir şey mümkünse. Şuan Ankara'da güneş doğuyor ve kelimeler bir bir dökülüyor buraya. Bir kaç saat daha var seslerin çoğalmasına. Bu şehri seviyor ve bir o kadarda nefret ediyorum. Bu sokaklarda, bu şehirde onunla olmak varken eğer ben yalnız başıma o adama bunları yazıyorsam evet, Ankara senden nefret ediyorum. Bir gün bir adam yüzünden bu şehri sevmeyeceğim hiç aklıma gelmezdi.
   O şimdi İstanbul'da en güzel uykusunda uyuyor. Benim ona bu satırları yazdığımdan habersiz bir şekilde. Belki o da rüyasında sevdikleriyle İstiklalde dolanıyor kayıtsızca, sarhoşca. Henüz bedenim, aklım ve kalbim ondan sıyrılmış değil.Bu beni içten içe kemiriyor. Beynim onunla olan yaşanmışlıklar da duruyor ve izliyor olup biteni sessizce. Şarkılarla birlikte bir klip tadında geçiyor gözlerimin önünden. Bakınca fotoğraflara bir tokat gibi vuruyordu gözleri kalbime. Cümlelerin içinde kendini kaybetmiş biri olarak, benden daha afilli cümleler beklediğini biliyorum ama olmuyor.  Daha yaşanmadan, yaşayamadan bunlar çıkıyor beynimin kitap evinden. Henüz ondan cümlelerimi alıp gidemiyorum. Ona tek bir kelimeyle veda etmek  bundan dolayı ayıp..
   Herkesin yaşanmış bir hikayesi vardı işte ve benimki de buydu. İçimdekileri de kan revan içinde yazdığıma göre artık onu bu satırlarla düşünebilirim. Size günaydın, tabii öyle bir şey mümkünse. 







6 Ağu 2011

Sırada ''ki'' hayat gelsin..

   Gözlerimden yaş yerine sessiz harfler damlarken yazılıyor bu satırlar. Tanrı onunla bizi ikiye böldü. Dağıldık. Yalnız gövdelerde binlerce parçaya ayrıldık. Geçmişin ve yaşanmışlıkların tek ilham kaynağı haline geldiğini görmek üzücü ve bir o kadar da sinir bozucu şuanda. Yüzümde gülen bir maske ve ötesinde boş anılar.
   Şimdi anlatır mı yüzümü bir kaç eski tanıdık insan adı yada bir kaç yalancı gülümse ile çekilmiş fotoğraflar? Yazdıklarımı geçtim, yazamadıklarım için yargılıyor bu şehir beni. Oysa gösterecek çok fotoğrafım vardı. Özlediğim eski bir şarkı ve çekilmiş bir kaç fotoğraftı ama, hatırlamaya takatim yoktu… Dinleyemediğimden ve o fotoğraflardaki bakışlar anlamını yitirmesin diye bakamadığımdan nedenleri çoktan unutulmuştu. 
   Özlediğimi hissediyorum ve lanet ediyorum. İzel'in yorumladığı Teoman şarkısı çalıyor kulaklarımda, bende eşlik ediyorum özlemiş duygularla. Gram uyku yok gözlerimde. Bir işe yarasa bari. Bu gece onu hatırlatan şarkılar dinlemeyi tercih ediyorum. Her şarkının sonu aynı. Hüzün!
   Bu hikayenin sonu farklı olsun dediğimde sadece güldüm. Sonra o gitti, çünkü herkes gider. Bu son her hikayede aynıdır. Başka gitmeler için yazılmış hikayeler adına; 'Sırada ki hayat gelsin' ...                  

3 Ağu 2011

Fotoğraf Hikayeleri : Hayat gibi.

   İnsanın en acılı zamanlarında bile bir kaç satır bir şeyler okuması yada bir kaç cümle şarkı mırıldanması o kadar garip ki.. Mutlu olduğunda da böyledir insan. Ritm farklılığı vardır sadece aralarında.  Şuanda kulağımda çalan şarkıda onlardan biri. Beni kendimden soğutuyor ve gözümü kapattığımda beynimde canlanan fotoğrafsa beni kendimden soğutuyor.
   Bir adam düşlüyorum, ruhumu şarkıya teslim ederek. Yüzünde bir tebessüm. Beni huzura kavuşturuyor. Seviyorum ama o şarkıdaki gibi gidiyor. Şehir yaşlanıyor, ben yaşlanıyorum. Büyüyorum, artık hayatın şarkılardaki  gibi olmadığını öğreniyorum. Bu kentin yorgun sokaklarına benzetiyorum biraz kendimi. Her gün milyonlarca kişinin yürüdüğü ama kimsenin sahiplenmediği karanlık sokaklarına. Elimde olanları da kaybediyorum ve bir süre sonra yaralarımı sarmaktan başka çarem kalmıyor.
   Fotoğraflarla oynuyorum bir süre. Her biri birer muhteşem karakter benim için. İsimleri bile var bazılarının. Kimisinin yüzü çok tanıdık, kimisini hatırlamıyorum bile. Aralarından radyodan bir şarkı seçer gibi bir fotoğraf seçiyorum ve sıradaki fotoğraf benim için diyorum. Karşıma objektifime belli-belirsiz bir ifade ile bakmış o adamın fotoğrafı çıkıyor. Saatlerce bakıyorum. Bir zamanlar oysa bendim bu fotoğrafa bakarken yüreğimin çıkışına şahit olan. Şimdilerde bir sızı gelip oturuyor içime. Bendim dünyamın en güzel yüzünü bu fotoğrafta gören, onunla ilgili şarkılar söyleyen. Bir hikaye uyduruyorum bu karanlık fotoğrafa; Sanki hem yıldızlı hem de yağmurlu gecelerde çekilmiş, içi sevgi ve güzellik dolu bir aşk filmi gibi oluyor sonra. Etrafta belli belirsiz ışıklar hayatı aydınlatıyor. Yeniden aşık oluyorum o adama. Hem filmin soundtrack’i de belli… Ve ardından Bülent Ortaçgil söylüyor; sensiz olmaz.. 
                                             




Bittiğimizden haberi bile yok fotoğrafların..

   Hani çok ağladığınızda uykunuz gelir ve uyursunuz, uyandığınızda ise her şey geçecek gibi gelir ya. İşte tamda öyleyim.. Aslında öyle olmasam yazamazdım. Aşk filmleri izliyorum ardı ardına, sonrasında fotoğraflar çıkıyor tozlu raflardan ve en son bir şarkı çalıyor kulağımda. Birde bakmışım göz yaşları sel olup akmış yanaklarımdan. Bundan 3 gün öncesine kadar dünyanın en mutlu insanı iken bu gece böyle yalnız başıma, yine yalnızlığıma yazıyorum.  Daha 3 gün öncesine kadar yaşadığımı hissederken, bugün ölümü hissediyorum. Tabii bu bahsettiğim ölüm bedensel ölüm değil ama daha ağırı; ruhsal ölüm!
   İnsanın kendi hissettiklerinden utanması büyük bir trajedi.  Canım yanıyor, kalbim yanıyor. Hemde alev alev.  Canım yanmasa yazamam o yüzden yakmalı canımı hemde eskilerinden daha fazla.. Uyuşuyor bir süre bedenim ve elimde bir bavul ile yolda buluyorum kendimi. Ankara'ya gidiyorum. Gitmek mi, kaçmak mı karar veremiyorum. Her neyse bu, adını bilmiyorum. Hem o da çok severdi Ankarayı. Bir ortak yanımızda buydu, diğerleri gibi.  Bu satırları Ankara'da bir otel odasında yazıyorum. Tarih 2 ağustos ve Ankara'da bugünden beri bir sağanak yağmur var. Sanki eşlik ediyor göz yaşlarıma. Yağmur yağınca güzelleşiyor bu şehir. 
   Bir fon müziği duyuyorum, böyle yumuşak. Ne zaman başlaması gerektiğini bilen, usul usul çalan. İşte yağmur şimdi öyle yağıyor. Esmeden, gürlemeden, bir annenin çocuğunu okşaması gibi.. Karşımda, makineme güldüğümüz fotoğraflarmız, nasılda kayıtsız gülmüşüz oysa. Bittiğimizden haberi bile yok fotoğrafların..                  


4 Tem 2011

Ruhumu kaybedince kendimi sende buluyorum.

   Ruhum çalkalanıyor, duygularım birbirine çarpıyor. Bazen adım dışında tam anlamıyla bir okyanus oluyorum. İçimde derinlerde batmış yüzlerce gemi, binlerce ceset bir o kadar benimle nefes alan milyonlarca canlı. Tonlarca yük taşımak, batırmak ve yaşatmak. 
    Yaşamak değildi de bu; sanki yaşıyor gibi olmaktı. Öyle göstermek, öyle sanmaktı. İlk başlarda kalemi elime iğrenerek aldım. Yazamadım, yazıp yazıp sildim. Yazdıklarıma bir anlam yüklemeye çalıştım, bundan dolayı her yerde ve her şeyde bir anlam aramaya başladım. Daha sonraları yazdığım her satırda hafiflediğimi hissettim. Kafamın içinde ki düşünce zincirleri, beynimden ve ruhumdan akan bir kan, bir ter gibi oldu.
    İçtim yazdım, ağladım yazdım, yalnız kaldım yazdım. Bir adama aşık olup ona bile yazdım. Kelimelerin kifayetsiz kaldığını bile gördüm. Cümle cümle vurdum onu. Her harfe astım. Daha sonraları yazamaz oldum, belki de yazmaz. Sonra yazmadım, karaladım. En sonunda da, sildiğim her yerde izi kaldı.
   Şimdi yeniden yazıyorum. Yeniden kullanıyorum her harfi, dayanılmayacak kadar ağır olanları seçerek. Hayat ne kadar da yara ve bereler ile dolu değil mi? Oysa bize hep bir hayli ilginç olacakmış gibi gelmişti..